bozok
12-11-2008, 18:38
27 Mayıs darbe mi, ak devrim miydi?
Ne diyordu Danıştay başsavcısı bayan Çölaşan?
Menderes ve ekibi 1950’ de güzelim Türkçe ezanımızın yeniden Arapça okunmasının önünü açarak kendisini dininden soğutmuş…
Zaten 1960’ ta bunların idam edilmesi de hayırlı bir işmiş…
'Kimse idam cezasını istemez ama o dönemde bunlar idam edildiğinde toplumsal bir coşku vardı. 27 Mayıs'ı burada ihtilal olarak görmek hata olur. 1960 ihtilali aslında bir devrimdir''
Evet sözlerin tümü, bugünlerde dört kuvvetten biri yargının en önemli ayaklarından Danıştay’ın başsavcılık koltuğunda oturan bir ait…
Söylediklerinin temeline inmeden önce bir matematik gerçeği anımsatmakta yarar var:
O toplumsal coşku dediği şeyin en büyük ölçüsü sandıktan çıkan halk iradesi değil mi?
Peki nasıl oldu da, toplumsal coşkuya! rağmen 1960 darbesinden sonraki ilk seçimde halk ak devrimin gizli sahiplerinden CHP’ ye değil de, DP’ nin devamı olduklarını söyleyen, üstelik o miras adına kavgaya tutuşan Adalet Partisi ile Yeni Türkiye Partilerine oy verdi?
(AP ve YTP’ nin oyların %49’ ını alması mı vermişti coşkuyu? Yoksa 1957 seçimlerinde aldığı %41’in bile gerisine düşüp %36 da kalan CHP’ mi)
Sahi nedir toplumsal coşkunun ölçüsü?
Halkın iradesini yansıtan sandıktan çıkan sonuç değil mi?
Demokrasiyi askıya alsanız da, bir biçimde yatağını arayan nehirler gibi bildiğini okuyan, yakaladığı ilk fırsatta anasının ak sütü gibi helal oyunu sizin tasarladıklarınıza değil de, kendisiyle aynı dili konuşanlara verenlerin tepkisinden başka bir şey mi o coşku dediğiniz?
Yıllarca çoğumuzun düştüğü hataya olgunlaşma dönemini tamamlamış olması gereken –hem de adalet dağıtma gibi kutsal bir misyona sahip- birinin halen geçmiş dönemi çok daha büyük bir evrensel pencereden görme yerine kendi dar kalıpları içinde sıkışarak okumaya çalışması ne kadar hazin…
Demek 27 Mayıs devrimdi öyle mi?
Peki 12 Mart 1971 neydi?
Ya 12 Eylül?
Hatta 28 Şubat…
“Benim darbem senin darbeni döver”, “benimki devrim, senin ki darbe” mantığı…
Bazılarının yönetici kadroları devrim konseyi, diğerlerinin ki faşist cunta!
Demokrat olmak tam da bu testlerin yanıtında gizli…
Yani 12 Mart muhtırası yerine 9 Mart darbesi gerçekleşse ve İlhan Selçuk-Doğan Avcıoğlu başını çektiği ekibin planı başarıya ulaşsa mesele yoktu öyle mi?
Hadi 1971 muhtırasına giden yolda, bir kısmında yer aldığımız, kaynağı merak edilmeyen bombaların okullarda patlatılsın diye gencecik ellere tutuşturulduğu o ilginç dönemi bir yana bırakıp 1960 darbesine –yoksa ak devrim mi dememiz gerekiyor? - dönelim…
Gerçekten yaşanan süreç tek parti döneminde zorlamalarla Türkçe okunan ezanın yeniden aslına dönerek Arapça okunmasından mı ibaretti?
Dış dengeler, iki kutuplu dünyanın Türkiye üzerindeki etkileri, durumdan vazife çıkaran Türkiye’deki bazı siyasilerle, asker-sivil bürokratik ekibin rolü neydi?
Bu soruların yanıtına kafa yormadan en kolay yoldan Başbakanını asan birilerini aklayacak fetvalar vermek kime ne kazandırır?
Önce bir yanlışı düzeltmek, Tansel hanım ve benzerlerinin kafasını karıştırsa da, ezan konusundaki bir yanlış kanaati düzeltmek gerekiyor..
1950’ de iktidar olan Demokrat Partinin hazırladığı kanun tasarısı o günlerin Meclisinde tek bir Milletvekilinin itirazı olmadan CHP’ lilerin de oylarıyla geçmiş bir metindir…
CHP Trabzon Milletvekili Eyüboğlu’ nun ifadesiyle tartışılması bile gereksiz bir yasayla ezanın Türkçe dışında bir dilde okunma yasağı ortadan kalkmıştır…
1950-60 arası 10 yıllık dönemde Meclisin oy birliği ile kabul ettiği iki yasadan biri budur, diğeri de Türkiye’nin NATO’ ya girişi…
Türkiye’ nin 1948’ de başlayan süreçte İngiltere etkisinden çıkıp ABD sularına girmesi, Truman doktrini/Marshall yardımı ve NATO’ nun kanat oyuncusu olmasıyla pekişmiştir böylece…
Aslında 1960 ihtilalini getiren de öyle Arapça ezan veya Nurculara hoşgörüyle yaklaşan DP’ nin bu türden uygulamaları falan değil, Demokrat Parti iktidarının ekonomik alandaki hırsı yanında, Menderes’in ABD yerine alternatif yeni ittifaklar arama saflığına düşmesi/düşürülmesidir…
1955’ e kadar süren kalkınma hamlesinin ardından gelen ekonomik kriz, döviz sıkıntısı başlayınca ABD’ ye avuç açan Menderes hükümetinin başına gelenlere, Sovyetler Birliğine yönelteceği nükleer başlıklı füzeleri pazarlık konusu yapan Pentagon ve CİA’ nin ördüğü çoraplara gelince…
Hadi yeri gelmişken onu da anlatalım…
1955 yılına kadar ülkeyi köylülükten sanayileşmeye dönüştürmeye çalışan Demokrat Parti’ nin ekonomi politikaları bir yere geldi tıkandı…
Kimseler pek bilmez, bilenlerin çoğunun da işine gelmez ama o beş yıl içinde neler yapılmadı ki…
Sıtma kaynağı Seyhan nehrine yabancı kredilerle baraj yapılarak, her yıl sel felaketlerine maruz kalan Çukurova bölgesi, ülkenin sulanan en bereketli vahası haline getirildi.
-Sahi bu ülkede bazı aymaz kalemşorların yerlere göklere sığdıramadığı tek parti döneminde Sıtma Savaş istasyonları vardı değil mi?-
Hadi sıtma savaşı unuttuk ya veremle savaş dispanserleri…
1949 yılında 14 bin kişiye verem aşısı yapılan ülkede rakamın 1953’ te 1 milyona çıkması da Tansel hanım ve benzerlerini pek ilgilendirmeyen tesadüflerden yalnızca biriydi..
Hirfanlı, Demirköprü, Kemer, Seyhan barajlarının tamamlanması, yeni 17 barajın projelendirilmesi, 1950-54 yılları arasında 18 bin köyün içme suyuna kavuşması…
1951 de bankaların sanayiye açtıkları 176 milyon liralık kredinin dört yılın 550 milyona çıkması…
1950 de 2300 olan tesis sayısının 1954 te 4600’e ulaşması…
10 dan fazla çimento bir o kadar şeker fabrikası…
Yeterli miydi elbette değil…
Yılda ancak %2 büyüyen ama nüfus artış hızı ekonomik gelişmesinin önünde koşan Türkiye..
Taşıma suyla çevrilmeye çalışan değirmen 1956’da yavaşlamaya, 1957 de ise arıza çıkarmaya başladı…
Yıllık bütçesi 65 milyar dolar olan ABD’ ye 300 milyon dolarlık ek kredi için başvurdu Menderes hükümeti…
Tam da o günlerde nükleer başlıklı Jupiter füzelerini Sovyetlere karşı Anadolu’ya yerleştirmeye çalışan Eisenhower ve ekibi yardım için kapısını çalan bizimkilere adres olarak IMF’ i gösterdi…
Topu topu 300 milyon dolar kredi için %300 lük devalüasyon öneren uluslar arası para fonuna sinirlenen romantik Menderes el altından Sovyetler’ e sıcak selamlar sarkıtmaya başladı…
Kasketlilerin sahilleri doldurmasından rahatsız plaj sakinleri zaten uyuyan hücreler eliyle “ne olacak bu memleketin hali” kaygısındaydılar…
Menderes’in burnunu sürtmeye niyetli ABD’ nin başlangıçta esirgediği yardım nedeniyle ülke hızla ekonomik bunalıma sürüklendi…
Ve 8 Ağustos 1958…
O güne kadar 280 kuruş olan bir doların değeri 9 liraya çıkarıldı.
Bir zamanlar bana da yutturulan Tansel hanımın ise bugün bile ak devrim diye görmeye devam ettiği 27 Mayıs darbecilerinin ilk yaptığı iş Ankara’daki ABD elçiliğinin kapısını çalmak ve Washington’ dan para istemek oldu…
Daha açık ifadeyle; “Ak devrimcilerin para için gittikleri ilk ve tek adres ABD emperyalizmiydi…”
İnanmayan 50 yıl gizli tutulan ve geçtiğimiz günlerde açıklanan ABD belgelerine bakar…
Bindiği tankın namlusunu elçiliğin bahçesinden içeri uzatıp, kapıya dayanan ihtilalin kudretli albayıyla yaşananları şöyle anlatıyordu Pentagonun Ankara’daki temsilcisi askeri ataşe Fred Haynes:
“İhtilal oldu... Biz, bütün personelimiz ve ailelerimizle büyükelçilik binasındaydık.
Ön güvenlikte görevli deniz piyadeleri, bir Türk tankının elçilik dış kapısına dayandığını ve üzerindeki albayın bizden biriyle mutlaka görüşmek istediğini bildirdiler.
Askeri ataşe olarak görüşmekle ben görevlendirildim.
Gittim. Gerçekten de büyükelçiliğin Atatürk Bulvarı’na bakan tarafındaki kapısına dayanan bir Türk tankının namlusu, bahçemize kadar girmişti ve üstünde son derece sert görünümlü bir Türk albayı bulunuyordu. Kapıya yanaşınca albaya selam verip kendimi tanıttı, o da tanktan aşağıya atlayıp kendini tanıttı: Albay Türkeş!..
Ne istediğini sorduğumda son derece düzgün bir ifadeyle, yıkılan hükümetin devletin kasasında bir tek dolar bile bırakmadığını, acil para bulunmazsa devletin işini yapamayıp, memur maaşlarını bile ödeyemeyecek duruma geleceğini ve ihtilalin parasızlık nedeniyle daha başlamadan biteceğini söyledi. İsteği, benim, kendisiyle başbakanlığa gitmem, oradaki kriptolu teleksten Washington ile temas kurarak, ihtilalin acil ihtiyacı olan 50 milyon dolarlık transferin gerçekleşmesini sağlamamdı.
Büyükelçi izin verdi, Türkeş’le birlikte başbakanlığa geçtik, ben teleksi ilettim, sonra Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı’ndakilerin saat farkı nedeniyle uyanıp işlerinin başına gelmelerini beklemeye başladık. Saatler sürdü bu ve çok sıkıntılı bir bekleyişten sonra teleksten, istenilen paranın Türkiye’ye transferin yapılacağı bildirildi.
Albay Alpaslan Türkeş çocuklar gibi sevinmişti... O günden sonra Türkeş’le ne zaman karşılaşsam, 27 Mayıs’ta olduğu gibi selamlaşırım...”
Netice mi?
1960 nisanında Sovyetler Birliğine geniş bir heyetle gitme planları yapan Menderes’in de, Temmuz ayında iade-i ziyarete hazırlanan Kruşçev’in hayalleri hiçbir zaman gerçekleşmedi.
CİA’ nin raporlarına göre İstanbul Harp Akademilerinde planlanan ve kansız biteceği söylenen darbe sonunda Menderes ve iki arkadaşı asıldı… Jüpiter füzeleri ülkedeki üslere yerleştirildi…
Maaşları ödemek için gerekli 50 milyon dolar ABD’ den alındı…
Kendisi bile darbeden habersiz Org. Gürsel' in başa geçirildiği cuntanın ilk işi silahlı kuvvetlerde kapsamlı bir mıntıka temizliğiydi..
NATO Avrupa Müttefik Orduları Başkumandanı Org. Norstad'la görüşen Gürsel, EMİNSU diye anılan ve silahlı kuvvetler bünyesinden 235 general ve amiralle birlikte çeşitli rütbelerde 5 bin subayın emekli edilmesi için düğmeye bastı…
Operasyon için Emekli Sandığı'nda ve Hazine'de yeterli para olmadığı anlaşılınca kararın uygulanması için gerekli meblağ ABD tarafından hibe olarak Ankara'ya gönderildi.
Ve son noktayı Gürsel koydu:
“NATO’ nun sağ kanadını kurtardık.”
Ak devrim palavralarıyla yutturulan 27 Mayısa bir de bu pencereden bakmayı denemek, göz ve akıl sağlığımıza da iyi gelecektir.. Tabii canımızı acıtsa da gerçekleri öğrenme merakımız varsa…
04 Ağustos 2008 / abdullahayan.spaces.live.com
Ne diyordu Danıştay başsavcısı bayan Çölaşan?
Menderes ve ekibi 1950’ de güzelim Türkçe ezanımızın yeniden Arapça okunmasının önünü açarak kendisini dininden soğutmuş…
Zaten 1960’ ta bunların idam edilmesi de hayırlı bir işmiş…
'Kimse idam cezasını istemez ama o dönemde bunlar idam edildiğinde toplumsal bir coşku vardı. 27 Mayıs'ı burada ihtilal olarak görmek hata olur. 1960 ihtilali aslında bir devrimdir''
Evet sözlerin tümü, bugünlerde dört kuvvetten biri yargının en önemli ayaklarından Danıştay’ın başsavcılık koltuğunda oturan bir ait…
Söylediklerinin temeline inmeden önce bir matematik gerçeği anımsatmakta yarar var:
O toplumsal coşku dediği şeyin en büyük ölçüsü sandıktan çıkan halk iradesi değil mi?
Peki nasıl oldu da, toplumsal coşkuya! rağmen 1960 darbesinden sonraki ilk seçimde halk ak devrimin gizli sahiplerinden CHP’ ye değil de, DP’ nin devamı olduklarını söyleyen, üstelik o miras adına kavgaya tutuşan Adalet Partisi ile Yeni Türkiye Partilerine oy verdi?
(AP ve YTP’ nin oyların %49’ ını alması mı vermişti coşkuyu? Yoksa 1957 seçimlerinde aldığı %41’in bile gerisine düşüp %36 da kalan CHP’ mi)
Sahi nedir toplumsal coşkunun ölçüsü?
Halkın iradesini yansıtan sandıktan çıkan sonuç değil mi?
Demokrasiyi askıya alsanız da, bir biçimde yatağını arayan nehirler gibi bildiğini okuyan, yakaladığı ilk fırsatta anasının ak sütü gibi helal oyunu sizin tasarladıklarınıza değil de, kendisiyle aynı dili konuşanlara verenlerin tepkisinden başka bir şey mi o coşku dediğiniz?
Yıllarca çoğumuzun düştüğü hataya olgunlaşma dönemini tamamlamış olması gereken –hem de adalet dağıtma gibi kutsal bir misyona sahip- birinin halen geçmiş dönemi çok daha büyük bir evrensel pencereden görme yerine kendi dar kalıpları içinde sıkışarak okumaya çalışması ne kadar hazin…
Demek 27 Mayıs devrimdi öyle mi?
Peki 12 Mart 1971 neydi?
Ya 12 Eylül?
Hatta 28 Şubat…
“Benim darbem senin darbeni döver”, “benimki devrim, senin ki darbe” mantığı…
Bazılarının yönetici kadroları devrim konseyi, diğerlerinin ki faşist cunta!
Demokrat olmak tam da bu testlerin yanıtında gizli…
Yani 12 Mart muhtırası yerine 9 Mart darbesi gerçekleşse ve İlhan Selçuk-Doğan Avcıoğlu başını çektiği ekibin planı başarıya ulaşsa mesele yoktu öyle mi?
Hadi 1971 muhtırasına giden yolda, bir kısmında yer aldığımız, kaynağı merak edilmeyen bombaların okullarda patlatılsın diye gencecik ellere tutuşturulduğu o ilginç dönemi bir yana bırakıp 1960 darbesine –yoksa ak devrim mi dememiz gerekiyor? - dönelim…
Gerçekten yaşanan süreç tek parti döneminde zorlamalarla Türkçe okunan ezanın yeniden aslına dönerek Arapça okunmasından mı ibaretti?
Dış dengeler, iki kutuplu dünyanın Türkiye üzerindeki etkileri, durumdan vazife çıkaran Türkiye’deki bazı siyasilerle, asker-sivil bürokratik ekibin rolü neydi?
Bu soruların yanıtına kafa yormadan en kolay yoldan Başbakanını asan birilerini aklayacak fetvalar vermek kime ne kazandırır?
Önce bir yanlışı düzeltmek, Tansel hanım ve benzerlerinin kafasını karıştırsa da, ezan konusundaki bir yanlış kanaati düzeltmek gerekiyor..
1950’ de iktidar olan Demokrat Partinin hazırladığı kanun tasarısı o günlerin Meclisinde tek bir Milletvekilinin itirazı olmadan CHP’ lilerin de oylarıyla geçmiş bir metindir…
CHP Trabzon Milletvekili Eyüboğlu’ nun ifadesiyle tartışılması bile gereksiz bir yasayla ezanın Türkçe dışında bir dilde okunma yasağı ortadan kalkmıştır…
1950-60 arası 10 yıllık dönemde Meclisin oy birliği ile kabul ettiği iki yasadan biri budur, diğeri de Türkiye’nin NATO’ ya girişi…
Türkiye’ nin 1948’ de başlayan süreçte İngiltere etkisinden çıkıp ABD sularına girmesi, Truman doktrini/Marshall yardımı ve NATO’ nun kanat oyuncusu olmasıyla pekişmiştir böylece…
Aslında 1960 ihtilalini getiren de öyle Arapça ezan veya Nurculara hoşgörüyle yaklaşan DP’ nin bu türden uygulamaları falan değil, Demokrat Parti iktidarının ekonomik alandaki hırsı yanında, Menderes’in ABD yerine alternatif yeni ittifaklar arama saflığına düşmesi/düşürülmesidir…
1955’ e kadar süren kalkınma hamlesinin ardından gelen ekonomik kriz, döviz sıkıntısı başlayınca ABD’ ye avuç açan Menderes hükümetinin başına gelenlere, Sovyetler Birliğine yönelteceği nükleer başlıklı füzeleri pazarlık konusu yapan Pentagon ve CİA’ nin ördüğü çoraplara gelince…
Hadi yeri gelmişken onu da anlatalım…
1955 yılına kadar ülkeyi köylülükten sanayileşmeye dönüştürmeye çalışan Demokrat Parti’ nin ekonomi politikaları bir yere geldi tıkandı…
Kimseler pek bilmez, bilenlerin çoğunun da işine gelmez ama o beş yıl içinde neler yapılmadı ki…
Sıtma kaynağı Seyhan nehrine yabancı kredilerle baraj yapılarak, her yıl sel felaketlerine maruz kalan Çukurova bölgesi, ülkenin sulanan en bereketli vahası haline getirildi.
-Sahi bu ülkede bazı aymaz kalemşorların yerlere göklere sığdıramadığı tek parti döneminde Sıtma Savaş istasyonları vardı değil mi?-
Hadi sıtma savaşı unuttuk ya veremle savaş dispanserleri…
1949 yılında 14 bin kişiye verem aşısı yapılan ülkede rakamın 1953’ te 1 milyona çıkması da Tansel hanım ve benzerlerini pek ilgilendirmeyen tesadüflerden yalnızca biriydi..
Hirfanlı, Demirköprü, Kemer, Seyhan barajlarının tamamlanması, yeni 17 barajın projelendirilmesi, 1950-54 yılları arasında 18 bin köyün içme suyuna kavuşması…
1951 de bankaların sanayiye açtıkları 176 milyon liralık kredinin dört yılın 550 milyona çıkması…
1950 de 2300 olan tesis sayısının 1954 te 4600’e ulaşması…
10 dan fazla çimento bir o kadar şeker fabrikası…
Yeterli miydi elbette değil…
Yılda ancak %2 büyüyen ama nüfus artış hızı ekonomik gelişmesinin önünde koşan Türkiye..
Taşıma suyla çevrilmeye çalışan değirmen 1956’da yavaşlamaya, 1957 de ise arıza çıkarmaya başladı…
Yıllık bütçesi 65 milyar dolar olan ABD’ ye 300 milyon dolarlık ek kredi için başvurdu Menderes hükümeti…
Tam da o günlerde nükleer başlıklı Jupiter füzelerini Sovyetlere karşı Anadolu’ya yerleştirmeye çalışan Eisenhower ve ekibi yardım için kapısını çalan bizimkilere adres olarak IMF’ i gösterdi…
Topu topu 300 milyon dolar kredi için %300 lük devalüasyon öneren uluslar arası para fonuna sinirlenen romantik Menderes el altından Sovyetler’ e sıcak selamlar sarkıtmaya başladı…
Kasketlilerin sahilleri doldurmasından rahatsız plaj sakinleri zaten uyuyan hücreler eliyle “ne olacak bu memleketin hali” kaygısındaydılar…
Menderes’in burnunu sürtmeye niyetli ABD’ nin başlangıçta esirgediği yardım nedeniyle ülke hızla ekonomik bunalıma sürüklendi…
Ve 8 Ağustos 1958…
O güne kadar 280 kuruş olan bir doların değeri 9 liraya çıkarıldı.
Bir zamanlar bana da yutturulan Tansel hanımın ise bugün bile ak devrim diye görmeye devam ettiği 27 Mayıs darbecilerinin ilk yaptığı iş Ankara’daki ABD elçiliğinin kapısını çalmak ve Washington’ dan para istemek oldu…
Daha açık ifadeyle; “Ak devrimcilerin para için gittikleri ilk ve tek adres ABD emperyalizmiydi…”
İnanmayan 50 yıl gizli tutulan ve geçtiğimiz günlerde açıklanan ABD belgelerine bakar…
Bindiği tankın namlusunu elçiliğin bahçesinden içeri uzatıp, kapıya dayanan ihtilalin kudretli albayıyla yaşananları şöyle anlatıyordu Pentagonun Ankara’daki temsilcisi askeri ataşe Fred Haynes:
“İhtilal oldu... Biz, bütün personelimiz ve ailelerimizle büyükelçilik binasındaydık.
Ön güvenlikte görevli deniz piyadeleri, bir Türk tankının elçilik dış kapısına dayandığını ve üzerindeki albayın bizden biriyle mutlaka görüşmek istediğini bildirdiler.
Askeri ataşe olarak görüşmekle ben görevlendirildim.
Gittim. Gerçekten de büyükelçiliğin Atatürk Bulvarı’na bakan tarafındaki kapısına dayanan bir Türk tankının namlusu, bahçemize kadar girmişti ve üstünde son derece sert görünümlü bir Türk albayı bulunuyordu. Kapıya yanaşınca albaya selam verip kendimi tanıttı, o da tanktan aşağıya atlayıp kendini tanıttı: Albay Türkeş!..
Ne istediğini sorduğumda son derece düzgün bir ifadeyle, yıkılan hükümetin devletin kasasında bir tek dolar bile bırakmadığını, acil para bulunmazsa devletin işini yapamayıp, memur maaşlarını bile ödeyemeyecek duruma geleceğini ve ihtilalin parasızlık nedeniyle daha başlamadan biteceğini söyledi. İsteği, benim, kendisiyle başbakanlığa gitmem, oradaki kriptolu teleksten Washington ile temas kurarak, ihtilalin acil ihtiyacı olan 50 milyon dolarlık transferin gerçekleşmesini sağlamamdı.
Büyükelçi izin verdi, Türkeş’le birlikte başbakanlığa geçtik, ben teleksi ilettim, sonra Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı’ndakilerin saat farkı nedeniyle uyanıp işlerinin başına gelmelerini beklemeye başladık. Saatler sürdü bu ve çok sıkıntılı bir bekleyişten sonra teleksten, istenilen paranın Türkiye’ye transferin yapılacağı bildirildi.
Albay Alpaslan Türkeş çocuklar gibi sevinmişti... O günden sonra Türkeş’le ne zaman karşılaşsam, 27 Mayıs’ta olduğu gibi selamlaşırım...”
Netice mi?
1960 nisanında Sovyetler Birliğine geniş bir heyetle gitme planları yapan Menderes’in de, Temmuz ayında iade-i ziyarete hazırlanan Kruşçev’in hayalleri hiçbir zaman gerçekleşmedi.
CİA’ nin raporlarına göre İstanbul Harp Akademilerinde planlanan ve kansız biteceği söylenen darbe sonunda Menderes ve iki arkadaşı asıldı… Jüpiter füzeleri ülkedeki üslere yerleştirildi…
Maaşları ödemek için gerekli 50 milyon dolar ABD’ den alındı…
Kendisi bile darbeden habersiz Org. Gürsel' in başa geçirildiği cuntanın ilk işi silahlı kuvvetlerde kapsamlı bir mıntıka temizliğiydi..
NATO Avrupa Müttefik Orduları Başkumandanı Org. Norstad'la görüşen Gürsel, EMİNSU diye anılan ve silahlı kuvvetler bünyesinden 235 general ve amiralle birlikte çeşitli rütbelerde 5 bin subayın emekli edilmesi için düğmeye bastı…
Operasyon için Emekli Sandığı'nda ve Hazine'de yeterli para olmadığı anlaşılınca kararın uygulanması için gerekli meblağ ABD tarafından hibe olarak Ankara'ya gönderildi.
Ve son noktayı Gürsel koydu:
“NATO’ nun sağ kanadını kurtardık.”
Ak devrim palavralarıyla yutturulan 27 Mayısa bir de bu pencereden bakmayı denemek, göz ve akıl sağlığımıza da iyi gelecektir.. Tabii canımızı acıtsa da gerçekleri öğrenme merakımız varsa…
04 Ağustos 2008 / abdullahayan.spaces.live.com