türükbil
11-20-2005, 16:09
Bir “FIRSATÇILAR ÜLKESİ”nin Hal-i Pür Melali
Aç da işsiz de kalsa, “sosyal patlamalar”ın eşiğinde de olsa, “genç nüfusuyla gelecek vadeden (!) bir müstakbel (!) Avrupa Ülkesi”; Türkiye!
Ve daha önce “kimselerin akıl edemediği seçkin yöntemler”le (!) Türkiye’yi dünyanın kilitlendiği bir “fırsatlar ülkesi” haline getiren (!) “AK” bir iktidar!
Yani, “İster ‘Körfez Sermayesi’ ol, ister ‘Yahudi’; veyahut da ‘Batı Sermayesi’! Ne olursan, nasıl gelirsen gel!” diyen bir bilge (!) anlayışla Türkiye Coğrafyası’nı “uluslararası bir cazibe merkezi” haline getirerek (!), usta pazarlama kültürüyle (!) harmanladığı siyasi dehasını (!) konuşturan Recep Tayyip Erdoğan ve akpak, ayaydın (!) kadrosu..! (Tabii bu aydınlatılmışlık (!) salt AKP ampulünden kaynaklanmıyor, zira o ampulü de aydınlatanlar (!) var!)
***
“Fırsatçılık”ı, edebiyatını yapacak kadar iyi bilen bu “seçkin ve aydınlanmış (!) kadro”, “özelleştirme şemsiyesi” altında tavan yaptırdıkları “yağmalama çalışmaları”ndan alacaklarını alıp süreci otomatiğe bağladıktan sonra; şimdi de “dolaylı yöntemler”i bir kenara bırakıp bizzat yabancı sermayenin kendisine yöneldiler.
Aslında mevcut tabloya bakılınca yabancı sermaye avcılığına soyunmaya gerek bile yok, zira yabancı yatırımcı zaten akın akın geliyor (!) Ne var ki Türkiye ava çıkmasa da avlanmaya, “küresel tefeciler”in av sofrasına meze edilmeye devam ediyor!
“Batı’dan umduğumuzu bulamazsak Arap’ın simidine sarılırız!” mantığı ise; güdülen avuntu ve uyutma siyasetinin bir başka yansıması. Zira bu gelenler niye geliyor, nasıl geliyor, ne kadar geliyor; işte burası bir hayli karışık!
Hal böyle olunca da; birilerinin çıkıp “Av sezonumuz kapanmıştır!” diyerek bu “seçkin kadro” ile onların pek muhterem “küresel amcalar”ına bu bölgede avlanma yasağı olduğunu bildirmeleri farz oluyor!
Üzgünüz ama;
BU BÖLGEDE AVLANMAK YASAKTIR!
“BABA KURUMLAR”ı
BABALAR GİBİ Özelleştirdik!
Artık DIŞARI AÇILMA ZAMANI!
AB’nin Dikişleri Atmadan
Yabancı Sermaye’yi Yetiştirin!
Ekonominin tamamen doğal (!) seyri içinde, hiçbir kurgu ya da hazırlık olmaksızın (!) devletin en stratejik ve verimli teşebbüslerinin kelepir fiyat ve rekor koşullara el değiştirmesiyle “ekonomik atılım”ın (!) ilk ayağını tamamlayan AKP İktidarı; şimdi de esnete esnete ancak buraya kadar getirebildiği AB sürecinin boyaları dökülmeden yabancı sermaye kozuna yüklenerek imaj tazeleme gayreti içinde.
Zira geçtiğimiz günlerde açıklanan Katılım Ortaklığı Belgesi ve Avrupa Birliği İlerleme Raporu da açıkça gösterdi ki; “karşılıklı tebessümler ve yanyana verilen sıcak (ve tuzlu) fotoğraflarla perçinlenen kadim dostlukların tüm kullanım süreleri” artık kesinkes dolmuş durumda!
En son uzatmaları da “Aman az daha idare edin! Hele şu müzakereleri bir başlatalım!” terennümleriyle tüketilen zorlu AB yolunda artık gerçeklerle yüzleşme zamanı!
Ekonomiden sosyal politikalara varıncaya değin bir çok başlık altında tam 230 adet ev ödevi gerçekleştirmesi gereken Türkiye’nin, müzakereleri başlatabilmek adına yüklendiği reform sürecinde hız kesmesi ise; AB Komisyonu’ndan ilk ciddi ihtarın alınmasına neden oldu.
Zira Türkiye’ye geldiğinde onca samimi olduğumuz ve hatta yarı Kayserili yaptığımız AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn’in yaptığı değerlendirmelerin Türkçe açıklaması şöyle;
“Daha yolun başındasınız, rehavete kapılıyorsunuz! Hem ‘AB üyesi olacağız!’ diye ısrar ediyorsunuz, hem de daha yolun başında olmanıza rağmen hızımıza yetişemiyorsunuz!
İş reform yapmakla bitmiyor! Bir de bunları uygulayacaksınız! Bu işin zorluğunu, şartların fazlasıyla çetin olduğunu hep söyledik! (Görüşmelerin açık uçlu olduğunu da!) Siz de kabul dediniz. Şimdi icraat zamanı!
Hem açın bakalım şu limanları Rumlar’a! Ardından Ermeniler’e, dinlerarası diyaloğa, kendi bünyenizdeki anti-demokratik uygulamalara da geleceğiz! Daha yeni başlıyoruz Türkiye!”
Bu taze başlangıcın uzanacağı nihai nokta ise; en somut ifadesini, Almanya’da kurulacak olan CDU/CSU (Hıristiyan Demokrat Birlik Partileri) - SPD (Sosyal Demokrat Parti) Hükümeti’nin koalisyon programında bulmuş durumda. Zira koalisyon programında Türkiye’nin Avrupa Birliği Üyeliği için geçen tanım; “imtiyazlı ilişki”!
“Ortaklık” bile değil, “imtiyazlı ilişki”!
Yani AKP İktidarı “Hedefimiz tam üyelik!” diyerek kendi çalıp kendi söyleyedursun; AB’nin fikri de zikri de oldukça açık! Elbette tek AB üyesi ülke de Almanya değil lakin müzakerelerin başlaması sürecinde AKP’nin yüreğini ağzına getiren ufak çaplı krizin tek nedeni de Avusturya değildi! Kısacası kriz sözcüsü tek oluyor lakin suyun altındaki kadro her daim üstündekinden fazla...
Kaldı ki Avrupa’nın Türkiye konusundaki gerçek kanaati ile yüzleşebilmek için Merkel’e kadar uzanmaya gerek de yok, zira geçtiğimiz günlerde Emekli Orgeneral Necati Özgen Paşa’nın da hatırlattığı üzere; 1963’te dönemin Fransa Cumhurbaşkanı olan asker kökenli De Gauelle tarafından zikredilmiş şu söze bakmak kafi...
“Türkiye bütünüyle dışlanmamalı ancak içeriye de alınmamalı!”
İşte mesele bu kadar basit!
AB, Türkiye için bir kurtuluş olmak şöyle dursun; “oyalama ve hırpalama stratejisine dayanan diplomatik bir soygun”dur ve öyle de kalacaktır!
“Yabancı Sermaye”nin Gözü Kör mü?
O Halde Neden Geliyor?
Acaba Gerçekten Geliyor mu?
Geliyorsa Ne Kadar Geliyor, Niye Geliyor?
Ana muhalefetin de altını çizdiği üzere AB sürecinde balayı dönemini nihayete erdiren iktidar; “AB ile müzakerelere başlamış bir ülke” imajı, “altından kalkılamayan talepler”le gölgede kalmadan eldeki bu sevimli fotoğrafı “Türkiye’de yatırıma sıcak bakan yabancı sermaye” kompozisyonuna dönüştürerek, içten içe “Düştüm düşüyorum!” dediği koltukta biraz daha fazla kalabilmeyi amaçlıyor.
Bu son derece açık ve Tayyipçe bir yöntem! Daha doğrusu, patenti her daim başkalarına ait olup Erdoğan tarafından uygulanarak markalaşan bir çok yöntemden sadece biri...
Bu kısa vaadeli ve “iktisadi görünümlü iktidari çözümler”in geçtiğimiz günlerde bir gövde gösterisine dönüştürülmek istenen en büyük yansıması ise; şüphesiz AKP’nin sazını çalan köşe yazarlarının yarattığı olağanüstü iyimser havayla da perçinlenen YASED Konferansı’ydı.
Yabancı Sermaye Derneği’nin (YASED); Dünya Bankası, 2002 Genel Seçimleri’ne giden yolu açarak krizi önleyeceğine yeni kriz yaratan gururumuz Kemal Derviş’in başkanlığını yürüttüğü UNDP, Devlet Planlama Teşkilatı ve Hazine Müsteşarlığı’nın katkılarıyla düzenlediği “Yabancı Yatırımların Yeni Gözdesi; Fırsatlar Ülkesi Türkiye” başlıklı 2 gün süren ve 12 ayrı başlıkta oturum düzenlenen konferans bünyesinde irili ufaklı, yerli yabancı 500’e yakın firmanın üst düzey yetkililerini ağırlayan Türkiye’de abartısız bir kurtuluş ve refah havası esti!
Geliyooooorr!
Geliyoooorrrr!
Yabancı sermaye geliyooorrr!
Olayı çözmüş olan (!) son derece gerçekçi (!) ve objektif (!) ekonomistlerimizin temel uzlaşı noktası ise şu oldu;
“11 Eylül sonrası Arap Dünyası’na uygulanan sert yaklaşım, Batı’ya küskün bir Körfez Sermayesi doğurdu.
Aktivasyona ihtiyacı olan bu ham sermayenin yönelebileceği en cazip adres ise; bugünün Asyalısı yarının Avrupalısı olan Türkiye! Hem din birliğimiz, kültürel bir yakınlığımız da var! (11 Eylül’den beri bu küskün Arap Sermayesi acaba nerede saklanıyordu?)
Batı Sermayesi ise Avrupa’nın bir parçası halini alacak olan Türkiye’ye zaten ısınacaktır. Ayrıca izlediği başarılı (!) ekonomi politikaları ile ülkede bir yeniden doğuş havası yaratan AKP İktidarı yabancı sermayeye aradığı ortamı sağlayacak olan en büyük güvencedir! Eh oldu da bitti maaşallah!”
Peki olay bu kadar basit mi..?
***
5’i almadan 1’i vermesi mümkün olmayan Batılı sermaye sırf Türkiye AB ile müzakerelere başladı diye paldır küldür Türkiye’ye kilitlenecek ve parayı bol bulan Arap da, Batı kendisine kaşlarını çattı diye IMF odaklı Türkiye Ekonomisi’ne yönelip, en ufak bir küresel atraksiyonla yerle bir olması an meselesi olan, “ABD-İsrail-AB açmazı”na sıkışıp kalmış bir pres ekonomiye sırtını dayayacak öyle mi?
Diyelim ki bir kısım sermayedar geldi! Bunlar Türkiye’nin kalkınma sürecine katkı sunmak adına gerçekten köklü yatırımlar mı yapacaklar, yoksa İstanbul gibi her bir milim toprağı stratejik ve kültürel değere haiz bir dünya şehrinde “parselleme” yapabilmek adına Galataport gibi, ikiz kuleler gibi yağlı kuyruklar mı arayacaklar?
Haydi TÜPRAŞ’ın % 14.76’sını “Ne Ofer tanırım ne Kofer! Ayıptır yahu!” diyerek o hiç tanımadığınız Oferler’e tezgah arkasından bağladınız! Bir de üstüne Galataport patlattınız! (Haliyle Eyal Ofer’in yerinde kim olsa “Türkiye’ye sermaye aktaracağımız hiç aklıma gelmezdi ama görünen o ki 40 yıl daha buradayız!” der. Zira buna “yatırım” değil “götürüm” demek lazım! Hem de kaymaklısından!)
Bir kültür şehri olan İstanbul’un tüm tarihi karakterini dumura uğratacak 3 gökdelen için de Dubai Prensi El Makdum’la 5 Milyar Dolar’lık anlaşmaya imza attınız.
- (Dubai Veliaht Prensi Şeyh Muhammed Bin Raşid El Makdum ile imza koyulan projeler, salt kule inşaatı ile de sınırlı değil.
Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü’nün 80 dönümlük arsası üzerinde 200’er katlı biri ikiz, 650 m. yüksekliğinde 3 kule ile birlikte; Zeytinburnu’nda 2’si 55 katlı ofis, diğeri 35 katlı otel olmak üzere toplam 3 gökdelen yapımı daha öngörülüyor. Proje kapsamında Zeytinburnu Sahili’nin serbest bölgeye dönüştürülerek dev bir ticari alan oluşturulması da plan dahilinde.
Kartal Çimento Fabrikası’nın bulunduğu 400 dönümlük arsada ise; alışveriş merkezi, ofis ve daireler ile birlikte eğlence merkezi inşası planlanıyor. 100 bin metrekarelik alana ise dev bir suni göl düşünülüyor.
Ayrıca Tuzla’daki Formula 1 Tesisleri’nin bulunduğu bölgede de yaklaşık 3 milyon metrekarelik alana dev bir kent kurulup çok sayıda bina yapılması planlanıyor. Kısacası İstanbul’un en güzel yerlerinde yatırım başkadır! Yatırılan da bizzat İstanbul’un kendisi olsa gerek! Birileri fetheder, birileri yatırır. Sanırız basının yakın geçmişte yaptığı belki de en yerinde açılım; Zülfü Livaneli’nin “Fatih’in Bedduası” üzerinden, “başkalaştırılmaya ve yavaş yavaş elden çıkarılmaya çalışılan İstanbul gerçeği”ne attığı köprü oldu.) -
Peki verdiğiniz bu yağlı kuyruklar bitip tükendiğinde hangi sermayeyi çağıracaksınız? Acaba o zaman ne şekilde çekeceksiniz dikkatleri Türkiye’nin üzerine? Peşkeş limitiniz dolduğunda yani! Sakın ola Arap’ın İstanbul’a imzasını koyup, yükünü yükleyip gittiğiyle kalmayalım sayenizde?
Türk Kültürü’nün en seçkin köşelerinden biri, adeta tarihi bir kale olan İstanbul’un orta yerinde bir Arap imzası; Dubai Towers..!
Şu noktada Mimarlar Odası Başkanı Muhçu, Dubai Towers ve yaratılan Arap rüzgarı için “Bu bir kültürel darbedir!” demekte hiç de haksız görünmüyor! (Herhalde İstanbul’un peşkeş çekilecek yerleri sıralamasında, gündemdeki 3. köprü ve etrafı da önemli ölçüde yer tutuyor olsa gerek...)
Son günlerin “koltuk merkezli İstanbul Depremi”nde başrolü oynayan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Dubai Prensi El Makdum’a ait bir diğer şirketin de şu an 7 Milyar Dolarlık yatırım için sırada beklediğini belirtmiş!
Siz olsanız ne yapardınız...?
Böyle sıraya girilmez mi...?
Kısacası “Yabancı sermaye gümbür gümbür geliyor!” terennümünün perde arkasında sorun giderici, kalkınma kapasitesini artırıcı sağlıklı bir yatırım anlayışından ziyade özelleştirme sürecinde de yakinen gözlemleme fırsatı bulduğumuz “peşkeş mantığı” var! Dolayısıyla bu sermaye başka sermaye!
Yani “sermaye ırkçılığı” yapmayıp, “Aman gelsin! Yeter ki gelsin!” safına geçseniz bile bu sermaye o sermaye değil! Eğer yağlı bir kuyruk verirseniz gelir, imzasını atar, işini yapar ve gider. Bunun adı “vur kaç sermayesi”!
Şayet “Verecek yağlı bir kuyruğumuz yok! Gelin Anadolu’nun ücra köşelerine birlikte eğilelim! Atılım bekleyen el değmemiş sektörlere hayat verip ivme kazandıralım! Yani İstanbul’a imza koyacağınıza Anadolu’ya hayat verin!
Örneğin Türkiye’nin montajdan öteye geçemeyen otomotiv sektörünü birlikte canlandırıp imalat boyutuna geçirelim! Ya da Türkiye’yi bilişim gibi, genetik ve uzay teknolojisi gibi alanlarda çağa ayak uydurabilmek adına birlikte omuzlayalım!
Veyahut da bir yazılım üssü haline getirelim Türkiye’yi! Bu alanlara yapılacak yüksek risk içeren yatırımlarınızla Türkiye adına gerçek bir adım atalım!” türünden cümleler kuracak olursanız da arazi olur.
Kalkınmayı,
ekonomik büyümeyi sağlayacak yabancı sermaye akışı
bu mudur şimdi? …
Kalkın Bakayım Oradan!
Arap Misafirlerimiz Oturacak!
Körfez Sermayesi’ni Türkiye’ye çekiyoruz diye İstanbul’un üzerine neredeyse “made in Arabic” yazdıran AKP İktidarı; Arap Sermayesi’nin selameti uğruna Türk’ün misafirperverlik ve hakkaniyet bilinci noktasındaki kültürel mirasını da yerle bir etmekten geri durmuyor!
O kadar ki; imzalanan 5 milyar Dolarlık anlaşma dahilinde Dubaililer’e tahsis edilecek yerlerin tahliyesi adına bir çok insan mağdur ediliyor ve verilen uluslararası sözler de tutulmuyor.
AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “Kalkın bakayım ordan! Arap misafirlerimiz oturacak!” dercesine sergilediği bir hayli kaba ve hakkaniyet dışı tutumlara iki somut örnek verilecek olursa;
· Dubai Towers’ın yapımı için söz verilen Levent’teki İETT arazisi üzerindeki gösteri merkezinin usulsüzce yıkılışı ile,
· Marmaray Projesi’ni yapacak olan Japon Taisei-Kumagai Gumi-Gama Endüstri Konsorsiyumu’nun İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden 3 ay önce kiraladığı 75 dönümlük arazinin Dubaililer’in Disneyland’ına kurban gitmesi ve belediye yetkililerinin Japonlar’dan derhal araziyi boşaltmasını istemeleri
örnek verilebilir.
Belediye ekiplerince yıkımına başlanılan İstanbul’daki iki büyük gösteri merkezinden biri olan Levent’teki gösteri merkezinin sahibi Pelin Mungan; İETT ile süresiz sözleşme yaptıklarını belirterek, “Arazinin 1 Aralık’ta Dubaililer’e verilme kararı alınınca kira sözleşmesini feshedip bizi işgalci ilan ettiler.” sözleriyle yıkıma tepki gösteriyor.
(Misafirler ağır olmasa problem değil ama böylesi misafirlerin yanında kendi vatandaşınıza verdiğiniz sözün lafı mı olur! Böyle yağlı müşteriler için gerekirse Japonlar bile harcanabilir!
Ne var ki; biz mi bu yağlı müşterilerden istifade edeceğiz, yoksa onlar mı bizim etimizden sütümüzden faydalanacaklar, işte orası bir hayli karışık!)
Gösteri Merkezi Sahibi Mungan, yıkımın kanunsuz olduğunu iddia ediyor ve yürütmeyi durdurma kararı çıkartmak için mahkemeye başvurduklarını belirtiyor. Yıkım sebebiyle 1 milyon YTL maddi zarara uğradıklarını ifade ederek tazminat davası açacaklarını ifade eden gösteri merkezi sahibesi; yapılan haksızlığa olan itirazını şu sözlerle sürdürüyor;
“4 bin metrekarelik alan çöplükken teslim alıp sanat ve kültür amaçlı salon yaptık. Aralık için gösteri anlaşmalarımız vardı. Ramazan başında buranın yıkılacağı söylendi. Hiçbir tebligat ve encümen kararı gösterilmedi. Celp yapmış olsalardı biz de hukuki cevap verecektik ve mahkemede süre uzayacaktı. Burayı boşaltmamız en az 1.5 ay sürerdi. Bu süreyi bile vermediler. Madem başkasına vereceklerdi bize niye kiraladılar!”
Tabi Mungan bilmiyor ki, Körfez Sermayesi bu! Hukuk dinler mi, bekleme dinler mi! Ürkütmemek, kaçırmamak lazım!
Yoksa nice olur AKP’nin hali!
Varsın kendi vatandaşımız ya da ‘Verin bakalım şu kiraladığınız araziyi geri! Benim canım sıkıldı vazgeçiverdim!’ denilen Japonlar mağdur oluversin!
Arap Sermayesi’nden kıymetli mi?
Hiçkimseden Çekmedi
“Sermaye Irkçıları”ndan Çektiği Kadar!
Özellikle yurtdışı ziyaretlerinde ülkesini yabancılara ve tüm dünya kamuoyuna şikayet etmeyi alışkanlık haline getiren Başbakan Erdoğan; show yapmayı ihmal etmediği YASED Toplantısı’nda da geleneği bozmayarak, kendi ifadesi ile yatırımcılara “pazarlama” yapacağına, boyuna sermaye ırkçısı muhaliflerinden dert yandı!
Sonunda da, “Dünyada nasıl ekonomideki metanın pazarlaması varsa; siyasi ve sosyal olayların da pazarlaması vardır. Bu bilimsel bir gerçekliktir!” diyerek pazarlama ve marka yönetiminin bilimsel temelleri hususunda kamuoyuna verdiği dersler; akıllı bir köşe yazarının ilginç tespitiyle kendine döndü!
Erdoğan’ın çelişkiyle dolu popülist tavrını oldukça iyi fotoğraflayan köşe yazarı; hiçbir pazarlamacının, müşteri karşısına “Şöyle iyi pazarlamacıyım! Böyle iyi pazarlamacıyım!” diyerek çıkmadığını, bu tavrın pazarlama mantığına kökten aykırı olduğunu dile getirmiş.
Öyle ya! Gerek 3 Kasım’ın yıldönümünde yaptığı “iktidarın 3. yılı” konuşmasında, gerekse bu konuşmanın neredeyse aynısı olan YASED Konferansı’ndaki showunda aynı yakınmaları dile getiren ve pazarlamacı bir başbakan olarak CEO’ların, yani kendi müşteri kitlesinin önünde mütemadiyen ülke içindeki muhaliflerinden dert yanarak pazarlamacılığına laf edenleri yerden yere vurup kendi pazarlamacılığını öven Başbakan Erdoğan değil miydi?
Ayrıca “Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’le aramı bulun!” diye Cüneyd Zapsu üzerinden Wolfowitz’e yazdığı mektupları ortalığa saçılan Başbakan’ın YASED Konferansı’nda CEO’lara yaptığı “Avukatımız olun!” çağrısı da başbakanın ilginç alışkanlıklarının son meyvelerinden biri oldu.
Bir yanda Türkiye’nin müstakbel (!) bir AB üyesi oluşunu “uluslararası pazarlamacılık” konusundaki olağanüstü bilimsel paradigması ile harmanlayarak kullanan özgüven timsali bir başbakan, diğer yanda ise CEO’lara “AB yolunda bizi çok yoruyor ve terletiyorlar. Zaman zaman türlü zorluk ve haksızlıklara maruz kalıyoruz. Bu konuda bizim avukatlığımızı yapar mısınız?” diyerek malını pazarlamaya çalıştığı müşterisinden yardım dilenen bir profesyonel (!) kimlik!
Bunların ikisi de aynı kişi mi?
Değilse acaba hangisi gerçek?
Aslında Türkiye, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “5 vakite göre 5 ayrı açıklama geleneği”ne de fazlasıyla alıştı! Kısacası Erdoğan’ın iki ayrı yüzü hiç de şaşırtmıyor artık kamuoyunu... “Ne de olsa Tayyip işte!” deyip geçiyor herkes
“Ofer’le bir görüşmem olmadı!
Görüşmüş olabilirim hatırlamıyorum!
Evet görüştüm ne olacak!
Ben herkesle görüşürüm!
İşim ülkemi en iyi şekilde pazarlamaktır!”
sözlerinin sahibi olan ya da dahiyane bir tespitle Fransa’daki olaylarda “türban”ı gören ve daha sonra karşısında kendisine gülen bir kamuoyunu farkedince Tayyipçe bir manevrayla söylemini “Ben tek sebep türban demedim. Faktörlerden biri dedim!” şekline çeviren manevra kabiliyeti bir hayli yüksek akrobatik bir başbakan..
“Başbakan’ın çevirmeye çalıştıkları listesi”nin ilk numarasına ise; kuşkusuz AİHM’nin türbanla ilgili kararına ilişkin olarak söylediği “Buna AİHM değil ulema karar verir!” açıklaması oturdu.
Yakın siyasi kadrosu tarafından yapılan “edebi açıklamalar” kamuoyunu kesmeyince bu sefer konunun “Başbakan tarafından öyle bir cümle kurulmuş mudur ki?” noktasına getirilmeye çalışılması ise gayet doğal karşılanıyor; zira bu fotoğrafa fazlasıyla alışıldı artık...
Haydi Biz Felaket Tellalıyız!
Hanke de mi Ekonomiden Anlamıyor?
Sonuç olarak “Yabancı sermaye gümbür gümbür geliyor! Ve işte asıl kurtuluş budur!” mesajı verilen YASED Konferansı’nda Babacan ve Erdoğan’ın çizdiği fevkalade olumlu hava; AKP’nin medyadaki askerleri tarafından iyice cilalandı ve halk da “Oh be! Hem AB’ye giriyoruz, hem de uluslararası sermayenin aktığı bir dünya merkezi haline geliyoruz!” diyerek rahat bir nefes aldı.
Ne var ki bu konferansta bazı çatlak sesler de çıkmadı değil! Basının, kanarya örneği üzerinden üstünkörü geçip “Haber olmadı demesinler!” diye aradan geçiverdiği bu aykırı söylemlerin en başında ise; şüphesiz 1994 ve 2001 ekonomik krizlerini önceden tahmin etmesiyle ünlenen Prof. Dr. Steve Hanke vardı.
John Hopkins Üniversitesi’nde uygulamalı ekonomi dersleri veren, Forbes Dergisi Yazarlığı yapan ve ABD Başkanı Ronald Reagan Dönemi’nde danışmanlar kurulu baş ekonomistliği görevinde bulunan Hanke; “Türkiye ekonomisinde riskler görüyorum.” diyerek Türkiye’nin potansiyel olarak başka bir bütçe açığı krizine maruz kalabileceğinin altını çizdi.
Kanaryalar Ne Kadar Daha Öter?
YASED Konferansı’ndaki konuşmasında Türkiye’nin bir bütçe açığı krizinin eşiğinde olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Steve Hanke; görüşlerini ilginç bir benzetmeyle özetleyerek, maden ocaklarında gaz sızıntısı olup olmadığını anlayabilmek için kanarya beslendiğini ve kanaryaların sesinin kesilmesinin bir tehlike işareti olarak kabul edildiğini dile getirdi.
Kriz tahminleriyle ünlenen Hanke’ye göre Türkiye’de şu an kanaryalar ötüyor lakin seslerinin aniden kesilivermesi de oldukça yüksek bir ihtimal.
Türkiye’de Türk Lirası açısından bir çok reform yapılsa da, örneğin Türk Lirası’nın halen fazla değerli olması (% 15 - % 50) gibi bazı önemli sorunlar bulunduğuna işaret eden Hanke’nin Türkiye Ekonomisi’nde en çok takıldığı nokta ise; hızla astronomik rakamlara doğru giden cari açık.
Türkiye’deki dış ticaret açığının stabil para politikasıyla çok uyumlu olmadığına vurgu yapan Hanke, eğer kur politikası değişmezse bu dengedışı durumun korunacağını ifade ediyor.
Somut bir kriz teşhisinde bulunmamakla birlikte, Türkiye’de 1994 ve 2001 krizleri öncesi bulunulan duruma çok benzer bir yapının gözlemlendiğini belirten Hanke; mevcut ödemeler dengesi açısından bir hayli kırılgan bir durumun mevcut olduğuna da dikkat çekiyor.
Hanke’nin, tamamen IMF’e ciro edilen ekonomi politikaları sebebiyle bu noktaya getirilen Türkiye’ye yaptığı tavsiyelerinden birini de “IMF Programları’ndan vazgeçilmesi” olarak sıralaması ise belki de en ilginç nokta!
Zira ekonomiden sorumlu devlet bakanının “IMF’in Babacan dostu” ve usta bir IMF pratikeri olduğu gözönüne alınınca; bu tablo ve sözkonusu tavsiye şüphesiz oldukça ilginç bir uyum sergiliyorlar...
Ünlü ekonomist ve uluslararası yatırımcı Prof. Dr. Steve Hanke; en net ifade ile IMF Politikaları’nın da sürekli istikrarı sağlayamayacağını, yabancı sermayeyi çekerek büyüyen İrlanda ve Çin gibi ülkelerin IMF Politikaları’nı uyguladıkları için değil, IMF’i dinlemedikleri için başarılı oldukları söylüyor.
YASED Toplantısı’nın, “Fırsatlar Ülkesi; Türkiye” kompozisyonuna gölge düşüren, AKP vizyonundan nasip almamış bu çatlak sesinin diğer tavsiyeleri ise şöyle;
· Sabitlenmiş bir döviz kuru olmalı ve yabancı rezervler ile
YTL rezervi dengesi gözden kaçırılmamalı.
· Vergilendirme politikası değiştirilmeli.
· Genel büyüme yüzdesini istikrarlı tutmak için
paranın sterilizasyonu sağlanmalı.
· Enflasyon hedeflemesinden vazgeçilmeli.
· Reformlara hız kesmeden devam edilmeli.
Kısacası kanaryalar daha ne kadar öter bilinmez ama; kriz tahminlerinde ünsalmış bir usta ekonomistin olası tehlikelere işaret eden bu tarz uyarıları da o kadar sıradan gelişmeler olmasa gerek!
Ancak YASED açılımının başdöndüren atmosferine gölge düşüren bu aykırı söylemler her ne hikmetse medya tarafından o kadar kaydadeğer veriler olarak görülmemiş ve AKP ile senkronize hareket eden yerli sermaye grupları tarafından da hatalı görüşler olarak değerlendirilmiştir.
Ve ne ilginçtir ki; “Türk” Basını ile AKP yazılımlı yerli sermaye güruhunun üzerinde durmaya gerek duymadıkları bu konu Financial Times’da oldukça ilgi görmüş ve YASED Konferansı’nda konuşan Prof. Dr. Hanke’nin “Türkiye başta cari açık olmak üzere bir çok açıdan 1994 ve 2001 krizleri öncesi sorunları yaşıyor. Türkiye bir kriz daha yaşarsa bu hükümeti götürür.” sözleri bir hayli önemsenmiştir.
İngiliz Gazetesi Financial Times, bir yandan Hanke’nin bu tespitlerini önemserken bir yandan da cari açığın bu yıl da GSYİH’nin % 6.3’üne ulaşmasının beklendiğini vurgulayarak şu yorumlarda bulunuyor;
“Eğer Türkiye kendi kendinin neden olduğu bir başka finansal çöküş yaşayacak olursa, bunun hükümeti götürecek ve ekonomik canlanmayı rayından çıkaracak siyasi bir kriz yaratacağı kesin gibidir.”
“Yükselen portföy yatırımları açığın önemli bir kısmını finanse ediyor. Ancak özellikle küresel ortam yükselen piyasalardaki yatırımların aleyhine dönerse bu tür kısa vadeli sermaye girişleri sürdürülebilir olmayabilir.”
Ve başbakanın yakın siyasi kadrosu içindeki hit isimlerden biri olan Danışman Egemen Bağış ne yapıyor?
Derhal bu açıklamalarda bulunan Financial Times Gazetesi’ne bir mektup yazarak hadlerini bildiriyor!
Prof. Dr. Steve Hanke’nin Türkiye ile ilgili kriz uyarılarına yer veren gazeteye tepki veren Bağış’ın, bilgisel açıdan son derece tatmin edici açıklaması ise şöyle;
“Prof. Dr. Steve’in açıklamalarını dinleyince saatime baktım, 1997 değildi. (Burada herhalde takvime demek istemiş!)
Şu an yıl 2005 ve AKP iktidarda!”
Herhalde Bağış, arkalarındaki “küresel güç”ün verdiği aşırı özgüven içinde “Bizi başkalarıyla karıştırmayın! Arkamız sağlamda!” mesajı vermek istiyor ancak yavaş olmak lazım!
Ne de olsa yerler yaş ve Bush, Blair ve Berlisconi’nin ayağına taş bağlanan bir dünya ikliminde hava şartları pek de iç açıcı değil...
AKP’ye “Vorkink Savunması”
AKP’nin iktidar gücünü borçlu olduğu küresel tefeciler zincirinin kilit halkalarından biri olan Dünya Bankası’nın Türkiye Temsilcisi Adrew Vorkink ise; potansiyel kriz uyarısında bulunan Hanke’ye karşı “Cari açıktaki problem dünyada petrol fiyatlarındaki artıştan kaynaklanıyor. Yapısal bir sorun öngörmüyorum. Dolayısıyla bir kriz yaşanacağını da düşünmüyorum.” şeklinde konuşarak, IMF’in sözünden çıkmaksızın ödevlerini yerine getiren AKP’ye sıkı bir savunma şeridi oluşturuyor.
AKP’yi programlayan uluslararası finans kadrosunun parçalarından biri olan ve YASED Konferansı sonrası Türkiye’nin ekonomide sınıf atladığı şeklinde onur verici (!) açıklamalarda bulunan Dünya Bankası Türkiye Temsilcisi Andrew Vorkink’e göre Türkiye’de herşey yolunda. Aslında kontrol altında demek daha doğru.
Peki Türkiye Ekonomisi kimin kontrolü altında? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mi, yoksa mevcut iktidarı küresel otomatiğe bağlayan seçkin ve aydınlanmış kadronun mu?
***
Vorkink, Türkiye’deki özelleştirme sürecinin tamamlanmasıyla ülkeye giren doğrudan yabancı sermaye miktarının gelecek yıl 2-3 katına ulaşacağını söylüyor ve yabancı yatırımcıyı cezbeden faktörlerin gayrimenkul alımı, maliyetlerin düşüklüğü, yasal düzenlemeler, vergilendirme, iletişim teknolojileri ve benzer altyapı koşulları olduğunu vurguluyor.
O halde sormak gerekiyor; AKP’nin, IMF odaklı ekonomi politikalarının dışına çıkarak dünya hakimi küresel sermayenin “Cısss!” diyeceği yöntem ve alanlara kaydığı düşünülecek olsa, acaba Vorkink bu sevimli açıklamaları yapmayı sürdürebilecek mi?
Bunu görmek için denemek lazım ancak AKP’nin böylesi bir değişimi tatbik etmesi koltuğunu gözden çıkarması anlamına geleceğine göre; bu pek de mümkün bir değişimmiş gibi görünmüyor. Kısacası herşey küresel oyun ve koltuk adına...
Koltuğun şimdiki sahibi Erdoğan ise; “küresel senaryo”nun vizyona koyulmasını sağlayan çekim setlerinden kayıp giden onlarca yıldızdan biri yalnızca...
Ayrıca AKP’ye bir savunma da Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı’dan gelmiş. Çanakçı’ya göre de cari açık risk oluşturabilecek bir husus olmaktan son derece uzakmış...
Aman ne güzel!
Demek ki gerçekten emniyetteyiz!
Ya Claros!
O da mı Ekonomi Bilmiyor..?
AKP’nin göz kamaştırıcı cazibesi ile moda halini alan pembenin dayanılmaz sürükleyiciliğine kapılan köşe yazarlarımız; AKP İktidarı tarafından IMF’e programlanmış Türkiye Ekonomisi’nin, edinilen gelirleri kalkınma yatırımlarına değil IMF ödemelerine kilitleyen bir ekonomi haline geldiğini görmezden geledursunlar; bir gerçekçi tespit de Dünya Ekonomik Forumu Başekonomisti Dr. Agusto Lopez - Claros’tan geldi.
Geçtiğimiz günlerdeki Rekabet Kongresi’nde yaptığı sunumda Türkiye’ye de yer veren Dünya Ekonomik Forumu Başekonomisti ve Küresel Rekabet Gücü Programı Direktörü Dr. Agusto Lopez – Claros; IMF’in verdiğinin hibe değil kredi olduğunu ve Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda IMF’e yapması gereken ödemelerin oldukça yüksek meblağları bulacağını ifade etti.
Buraya kadar pek de sürpriz açıklamalar yapmayan Claros’un söylemleri içinde üzerinde durulması gereken en önemli nokta ise; edinilen gelirlerin neredeyse tamamının ödemelere gittiği ve altyapı, eğitim, kamu sağlığı gibi kalkınma düzeyini yükselterek refah sağlayacak alanlara kaynak aktarımında bulunulmadığıydı.
Claros’un bu objektif tespiti belki de Türkiye’nin sıkıştırıldığı açmazın en problematik noktası. Zira bir yandan AB’yi bir promosyon malzemesi olarak kullanıp IMF’in ipliğine bağlı ekonominizi dış dünyaya açmaya soyunacaksınız; bir yandan da borçlanmada faizin faizini ödeyerek neredeyse sıfır kalkınma yatırımında bulunan bir ülkeyi AB standartlarına oturtacaksınız.
Acaba “Yabancı sermaye olmazsa olmaz! ‘Hem ekonomik büyüme olsun, işsizlik çözülüp istihdam sağlansın; hem de yabancı sermaye gelmesin!’ demek; olmayacak duaya amin demektir!” diyerek olmayacak duaya amin diyenleri eleştiri bombardımanına tutan ekonomi bakanı bu ilginç dengeyi ne şekilde değiştirmeyi hedefliyor ve kendisi hangi duaya amin diyor?
Ayrıca eğer kendisi Avrupa Birliği’nin lokomotif ülkelerinden “kale” durumunda olan bir üye ülkenin uluslararası yatırım bankasına ait perde arkası bir raporun Türkiye’de yatırım konusuna ilişkin incilerine vakıf olmuşsa; “AB’nin yatırım üssü olacağız!” şeklinde bir uçuk söylemle yola çıkmanın, olmayacak duaya amin demenin en somut ifadesi olduğunu da idrak edecektir.
Şayet bu acı rapordan haberiniz yoksa biz size gönderelim de boşuna yakıt tüketmeyin Sayın Bakan!
***
Ayrıca Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen’in açıkladığı rakamlar ile Claros’un rakamları birbirini tutmasa da; Dünya Ekonomik Forumu Baş Ekonomisti Dr. Augusto Lopez – Claros’un açıklamalarına göre Türkiye, Küresel Rekabet Endeksi itibarıyla 117 ülke arasında 66. sırada.
Tüzmen ise Türkiye’nin 2004 Yılı itibarıyla Dünya Rekabet Sıralaması’nda 55. sırada olduğunu ifade ediyor...
“Sıfır Kalkınma Yatırımı” ve
“Maksimum IMF Ödemesi”yle
“AB Standartları”nı Tutturmayı Başaran Bir Türkiye!
AB masalında artık yumurta kapıya dayanmıştır! Zaman, resmi çizilen reformları çatır çatır uygulama zamanıdır. Ancak bu uygulama kapasitesi; bilinç düzeyinin yükseltilmesi ve kemikleşen alışkanlıkların değiştirilmesinden daha çok finansal yatırıma bağlıdır.
Tarımdan eğitime, çok boyutlu sosyal politikalardan diğer başlıklara kadar istenilen tüm “uygulamalı” reformların temelini hazırlayacak olan şey finanstır.
Peki “özelleştirme” gibi “hazırcı ve rantiye üzerine kurulu yüzeysel bir sözde çözüm”le elinde avucundakileri satıp siyasi geleceğini sağlama almak adına yüklenilen IMF kredilerinin faizlerini ödemekten başka hiçbir kalkınma yatırımında bulunamayan, bu bağlayıcı programın dışına çıkıp ülkenin refahı adına hiçbir kaynak ayırımı sağlayamayan bir “sanal iktidar” bu zorlu sürecin hakkını nasıl verebilecektir?
Haydi “AB-BOP Paradoksu”na sıkıştırılarak Türkiye’den alınması hesaplanan uluslararası tavizler; bu iktidarın “küresel hegemonlar”a yenik düşerek abartısız yok olmuş milli hassasiyetleri sayesinde verilecek ve süreç işletilecektir! Peki ya diğer standartlar “IMF’in kucağına düşmüş bir sözde ekonomi” ile ne şekilde sağlanabilecektir? Hangi kaynakla?
Verilebilecek tüm diplomatik tavizler verilip Türkiye AB yolunda iyice hırpalanarak BOP’un taşeronluğunu yapmaktan başka bir çaresi kalmayarak itina ile hazırlanan “Ortadoğu tuzağı”na düştükten sonra
“Valla biz elimizden geleni fazlasıyla yaptık, olmadı! Kendileri kaybettiler! Artık yolumuza Kopenhag değil, Ankara Siyasi Kriterleri ile devam ederiz!” diyebileceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz..!
Zira o vakit sizin için öyle bir siyasi kriter de kalmamış olacak...
AKP Yazılımlı “Türk” Finans Çevreleri
ve
Tayyip Odaklı “Türk” Medyası’nın Gözüyle
Türkiye Ekonomisi!
AB Açmazı ve BOP Kilidi arasına sıkıştırılan Türkiye Ekonomisi; “IMF yazılımlı bir ekonomi” olması sebebiyle “küresel tefeciler”in ağzından çıkacak tek kelimeyle altüst olabilecek pamuk ipliğine bağlı bir ekonomi olmakla birlikte; ne ilginçtir ki Tayyip odaklı “Türk” medyası, AKP’yi, vitrine yerleştirdikleri bahar havasının pompalanıp cilalanması hususunda hiç de yalnız bırakmıyor!
İşte “Türk” medyasının, AKP programlı finans çevreleri ile bir hayli gerçekçi ekonomist ve köşe yazarlarımızın gözüyle Türkiye Ekonomisi!
“Hala daha bu ülkede ‘yabancı sermaye düşmanlığı’ yapanlar var! İşte bunlar ekonomiye kafası basmayan, “Allah Allah milliyetçiliği” ile ülkenin geleceğine gölge düşüren “ilkel” zihniyetler!
Görünen köy kılavuz ister mi? Artık Türkiye Ekonomisi, değişen dünya gerçeklerine ayak uydurma yolunda çağ atlamış bir ekonomi!
Bakın paylaşılamıyoruz bile! Mesela ne oldu YASED Konferansı’nda? Group Yönetim Kurulu Başkanı Mikhail Fridman ‘yuvarlak masa toplantısı’na katılmaktan vazgeçti. Niye? Toplantıya Telia Soneria’nın CEO’su Andres Igel de katılacak diye. Kısacası artık Türkiye’de yatırım için dünya devleri birbirine düşer oldu!
Ofer 40 yıl daha burada olacaklarını ifade etti! Dabdoub da yatırım bankası almayı düşündüklerini söyledi.
YASED Konferansı’na katılan Kuveyt Ulusal Bankası Başkanı İbrahim Dabdoub’un Türkiye’de yatırım bankası alma planları ise; elbette hareketlilik vadeden bir diğer pozitif açılım. Dabdoub Türkiye’nin 10 yıl içinde altın ülke konumuna ulaşacağını belirterek, Avrupa’da yatırım yapılacak ülke kalmadığını ancak Türkiye’nin bir çok alanda yatırım için fırsatlar sunduğunu ve Türkiye’de yatırım yapmak isteyen müşteri sayılarında da ciddi bir artış olduğunu dile getiriyor.
Uluslararası Yatırım Bankası Morgan Stanley ise Türkiye’yi “hedef pazar” olarak seçmiş durumda.
Abu Dabi Prensi Şeyh Hamid Bin Zayid El Nahyan da bir yandan GAP ve PETKİM ile ilgilendiklerini söylüyor, diğer yandan da araba fabrikası için uygun arazi bakıyor.
Ford Avrupa Başkanı John Fleming’in ‘Türkiye ve Rusya gibi hızla büyüyen pazarlara girmek bir zevk.’ ifadesi ise bizi onurlandıran bir gelişme olmalı.
Türk-Arap İşadamları Derneği Başkanı Mehmet Hadra’nın “Petrol fiyatlarının yükselmesiyle gelirleri artan Arap ülkeleri, istikrarın olması nedeniyle Türkiye’de yatırım yapmak istiyorlar.’ açıklaması da yine aynı şekilde umut vadeden bir gelişme. Devlet Bakanı Tüzmen de bu görüşü doğrulamıyor mu zaten?
Ne diyor Tüzmen; ‘Petrol fiyatlarının yükselmesi ile yeni Arap zenginleri, yeni Rus zenginleri yaratılmaktadır. Bu bizim için bir fırsat!’ Ayrıca kur dengeye gelince cari açığın makul bir seviyeye oturacağını da söylüyor bakan. Neden her şey yolundayken yoktan yere tehlike icat ediliyor anlamak mümkün değil!
Türkiye için bir başka onur verici gelişme ise, GROUPE Danone Başkan Yardımcısı Jacgues Vincent’in şu sözleri olsa gerek; ‘250 milyon Euro’dan fazla yatırım yaptık, 100 yıl daha Türkiye’deyiz!’
Ayrıca Avrupa Yatırım Bankası Başkan Yardımcısı Wolfgang Roth’un, doğrudan yabancı yatırım akışında 6 Türk partner banka üzerinden aktif rol oynayacaklarını ve en kısa zamanda yönetim ofisi açacaklarını ifade etmesi de bir o kadar önemli bir gelişme. 800 milyon Euro’yu boğazın altından geçecek tüpgeçit için hazırlamış olmaları da cabası.
Daha önce Umman, BAE, Kuveyt ve Yemen’e giderek Türkiye’nin tanıtımını yapabilmek adına canla başla çalışan başbakanın Bahreyn ve Katar açılımları da bir o kadar önemli adımlar. Bu başbakan daha ne yapsın yani! Hangisi bu kadarını yaptı ki! Başbakan 4 yılda 90 Milyar Dolar yatırım planı olan Katar’dan Türk İşadamları adına pay alabilmek için oralara kadar uzandı. Katar, Bahreyn, Danimarka ve Avustralya programını tamamladığı an da, 3 yıl içinde tüm kıtaları gezen tek başbakan sıfatıyla bir rekora imza atacak.
Sonuçta Sayın Başbakan, Telekom açılımı ile birlikte çok geniş boyutlu bir Arap Sermayesi’nin tüm dikkatini Türkiye üzerine çekmeyi başardı! 1995-2003 yılları arasında gelen toplam 11.1 milyar Dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırımına karşılık son 2.5 yıldaki rakamın 7 milyar Dolar’ı bulması ve başı da Arap Sermayesi’nin çekmesi bunun en büyük kanıtıdır. Daha ne yapsın bu başbakan?
Zaten ekonomiden sorumlu devlet bakanımız Sayın Babacan da 48 yıllık sürede, yıllık olarak bazı istisnalar dışında yabancı sermaye miktarının ortalama 1 milyar Dolar seviyesini aşmadığını ancak 2003 Yılı’nda 1.7 milyar Dolar, 2004 Yılı’nda 2.8 milyar Dolar seviyesine ulaşıldığını belirtiyor.
Babacan ilk 1 aylık dönemde Türkiye’ye giren yabancı yatırım miktarının ise 2 milyar 909 milyon Dolar olduğunu ve bu rakamın geçen yılın aynı döneminde 1 milyar 910 milyon Dolar olarak gerçekleştiğini kaydediyor. Kısacası, AKP İktidarı’nın dünyanın nabzını tutan uluslararası politikaları sayesinde hızla yabancı sermaye ile yek vücud oluyoruz!
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan; YASED Konferansı’nda da konunun altını çizdikleri üzere, her fırsatta yabancı sermayeli şirket sayısının artışından söz ediyorlar. İşte bu gelişmişliğin, çağdaşlığın, dışa açılımın bir sembolüdür!
Hazine Müsteşarlığı’na bağlı Yabancı Sermaye Genel Müdürlüğü İstatistikleri’ne göre 1 Ocak 1954 Tarihi’nden 31 Aralık 2002 Tarihi’ne kadar olan sürede Türkiye’de kurulan yabancı sermayeli şirket sayısı yalnızca 5 bin 584 iken 2003 Yılı’ndan bu yana yaklaşık 3 yıl içinde toplam 11 bin 622’ye yükselmiştir.
Dolayısıyla 1954’ten 2003’e kadar 48 yılda 5 bin 584 adet yabancı sermayeli şirket kurulmuşken, 2003 Yılı’ndan bugüne 6 bin 38 yabancı sermayeli şirketin kurulmuş olması; büyük bir atılım örneğidir!
AB Süreci ve siyasi istikrarla birlikte 2003’te 23.5 milyar Dolarlık yabancı sermaye girişi sağlanması ise; bir cumhuriyet tarihi rekorudur!
Ayrıca bu yılın ilk 6 ayında özelleştirmeler kanalıyla sağlanan yabancı sermaye girişi ise 12 milyar Dolar’dır.
Sonuçta bu da gösteriyor ki; izlenen sağlıklı özelleştirme politikası yabancı sermaye kapasitesini artırabilmek adına oldukça etkili bir yöntem oldu.
MÜSİAD Başkanı Ömer Bolat’ın “Yabancı sermayede istemezük cephesi oluştu..” söylemi de gayet yerindedir zira herşey yolundayken neden öküz altında buzağı aranıyor anlamak mümkün değil!
Mevcut Ekonomik Manzara
“Pembeden Türkçe’ye” Çevrilirse...
Aslında “AKP’den Türkçe’ye - Türkçe’den AKP’ye” ya da “Türkçe’den medyaya - medyadan Türkçe’ye” şeklinde hazırlanmış sözlükler olsa; halkın gözünün içine baka baka çizilen pembe tablolar direkt açığa çıkacak lakin henüz öyle bir çalışma olmadığı için milli menfaatleri gözeten ve gördüğünü söyleyebilme özelliğini kaybetmemiş çevrelerin bu çevirmenlik işini üstlenmeleri gerekiyor.
Örneğin IMF Türkiye Temsilcisi Hugh Bredenkamp’in cari açığın özel sektör yatırımlarında görülen artışı yansıtan bir durum olduğunu ancak bunun kontrol edilemeyecek boyuta varmasının tehdit doğurabileceğini ifade etmesinin, AKP’ye gönülden ve göbekten bağlı medyaya (medyanın doğrudan AKP’li kısmı) “Cari açık bir başarı belirtisi!” şeklinde yansıması; bu farklı dilin en net örneği...
Kısacası Merkez Bankası’nın, Ocak-Eylül Dönemi’nde 10.619 milyon Dolar olan cari işlemler açığını 2005 Yılı’nın aynı dönemi itibarıyla % 54’lük artış çerçevesinde 16.352 milyon Dolar olarak açıklaması; o kadar da korkulacak birşey değilmiş..!
Şimdi çizilen bu güllük gülistanlık tablonun Türkçe çevirisini yaparsak; acaba neler düşer seyrimize?
Ve işte bu seyrin en kilit noktalarına işaret eden 2 temel soru;
1) Hem Türk Ekonomi Tarihi’ne ve siyasetine, hem de “küresel sermaye”nin bugüne kadar gelen tarihi sürecine bakıldığı vakit; acaba “yabancı sermaye”nin bir ülkeyi kalkındırma ve o ülkeyi kendi ayaklarının üzerinde duran gelişmiş ve bağımsız bir ekonomi haline getirme kapasitesi ne yönlerde tecelli etmiştir?
2) “Yabancı sermaye”nin, “emperyalizmin legalize olmuş bir boyutu” olarak açığa çıkıp girdiği ekonomiyi salt kendi köklerini genişletebilmek adına edilgen bir konuma, abartısız sadece ve sadece bir “pazar”a dönüştürme sürecini bilen, bu filmi dünya üzerinde kerelerce izlediği ve niyeti bildiği için vurguncu bir mantıkla geldiği ortada olan yabancı sermayeye karşı tepki koyan bir zihniyet; gerçekten ırkçı, ilkel ve düz mantık üzere hareket eden “kör” bir anlayış mıdır, yoksa tam tersine bir “fırsatçılar ülkesi” haline getirilmek istenen ülkesine sahip çıkmak adına konuya eleştirel yaklaşan bilinçli bir bakış açısı mıdır?
***
Herşeyden önce; acaba bu ülkede yabancı sermaye akışı sağlayabilmek adına geçmişten günümüze sağlanan kolaylıklar ya da tavizler ne zaman sonuç vermiştir ona bakmak lazım!
Bu yöntemi kurtuluş olarak gören tek iktidar AKP İktidarı, tek başbakan da Recep Tayyip Erdoğan olmadığına göre; Adnan Menderes ya da Turgut Özal gibi örnekler iyi okunmalıdır.
Türkiye’ye “yabancı sermaye”nin davet edilmesi; 1 Ağustos 1951’de çıkarılan Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu ile sağlanmış olmakla birlikte; aslında ülkenin “emperyal sermaye”ye ilk açılımı 1947 Truman Doktrini çerçevesinde olmuştur.
Bunu, CHP’nin aynı yıl çıkardığı bir kararname ile emperyalist sermayeyi davet etmesi ve 1950’de de yabancı sermayeyi desteklemek için kanun çıkarılması izlemiştir.
DP’nin çıkardığı kanun ise yabancı sermaye yararına yenilikler getirmiş ve bu kanunla yabancı yatırımcılara, ülkeye giren yabancı sermayenin % 10’unu aşmamak şartıyla karlarının bir bölümünü ülke dışına çıkarma hakkı tanınmıştır. Ayrıca yerli sermaye sahiplerine tanınan hak ve imtiyazlardan da yararlanmaları sağlanmıştır.
1951 Yılı’nda çıkarılan kanunla istenilen sermaye akışını gerçekleştiremeyen DP İktidarı; 18 Ocak 1954 Tarihi’ne gelindiğinde Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu’nu çıkarmış ve sağlanan kolaylıkları yeni açılımlarla genişletme yoluna gitmiştir.
Derken 1980’li yıllarda yabancı sermaye girişi yıllık ortalama 90 milyon Dolar olarak gerçekleşmiş ve takip eden yıllarda da artmıştır.
Ne var ki yabancı sermayeyi çekeceğiz diye sürekli doz aşımına gitmek suretiyle verilen tavizler bugün öyle bir boyuta gelmiştir ki; “yabancı sermaye” ülkede istihdam alanı sağlayarak, köklü yatırımlar gerçekleştirmek suretiyle bir kalkınma hamlesi haline gelmek şöyle dursun, bizim malımızı bize satan, kendi ucuz işgücüne bizim topraklarımızda istihdam sağlayan ve bu şekilde bizi konulup göçülecek ve nemalanılacak bir “pazar” haline getirerek “Kalkındırıyoruz!” diye diye sömüren bir “sözde çözüm” haline gelmiştir.
Kısacası, yıl sonu için hedeflenmesine rağmen son 8 ayda 15.4 milyar Dolarlık bir korkutucu düzeye erişen cari açık gitgide tırmanırken ve özelleştirmelerden edinilenler de dahil neredeyse tüm gelir IMF ödemelerine kilitlenerek sıfır kalkınma yatırımı ile AB standartlarını yakalama yolunda top koşturulmaya çalışılırken vur kaç mantığına dayalı böylesi bir yabancı sermayenin, Türkiye’nin derdine ne derece derman olabileceği tüm açıklığıyla ortadadır...
Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) verilerine göre bu yılın Ocak - Ağustos döneminde ithalat % 20 artarak 74 milyar 761 milyon Dolar olarak gerçekleşmiş, geçen yıl Ocak - Temmuz döneminde 22 milyar 581 milyon Dolar olan dış ticaret açığı ise bu yıl aynı dönemde % 26.5 artarak 28 milyar 555 milyon Dolar’a yükselmiştir.
Ağustos sonu itibarıyla son bir yıllık cari açık da (döviz açığı) 20.7 milyar Dolar’a tırmanmıştır. Oysa bu rakam 2004’te 14.2 milyar Dolar, 2003’te ise 5 - 8 milyar Dolar olarak gerçekleşmiştir.
Sonuçta cari işlemler açığı, “borçlanma” ve “niteliği pek belli olmayan sıcak para” (ki bu paranın Ocak-Ağustos 2005 itibarıyla 4.966 milyon Dolar’a tekabül ettiği belirtilmektedir.) ile karşılanırken bu paranın herhangi bir nedenle ürküp geri kaçmasının Türkiye Ekonomisi için tam anlamıyla bir infilak olacağını öngörmek o kadar da zor olmasa gerektir.
Ki etnik karışıklıklardan teröre ve Türkiye Ekonomisi’nin IMF odaklı ekonomik programlarla küresel gelişmelere endeksli bir ekonomi haline getirilişine varıncaya kadar parayı ürkütebilecek bir çok neden sayılabilecekken...
“Yabancı” Değil
“YALANCI SERMAYE”
ve
“Sermaye Barışçısı Bir Başbakan”ın
Tarihi Mücadelesi
Sözü edilen gerçeklerle yüzleşmiş bir zihniyetin hassasiyetlerini sırf kendi işine taş koyduğu ve uluslararası düzeydeki siyasi rantına mani olduğu için “sermaye ırkçısı” ifadesiyle nitelendiren, tıpkı “demokrasi” ya da “dinlerarası diyalog ve uzlaşı” şeklindeki vitrin süslerinin arkasına saklananlar gibi “demogoji” üzerinden iş çeviren ve kapı kapı gezerek “Aman Türkiye’ye bir yabancı sermaye!” söylemiyle sözde rekorlara imza atan bir başbakan!
Hem öyle keskin çözümleri olan bilge bir başbakan ki; cari açığı ve ithalat ile ihracat arasındaki makasın açıldığını işaret edenlere şu aşmış tavır ile yanıt veriyor;
“İthalaat çok hızlı artıyor diyorlar! Yahu senin Türkiye Ekonomisi’nin son dönemde % kaç büyüdüğünden haberin var mı hiç? Artacak tabi!
Ayrıca borç konusu şu mevcut istikrar ortamı içinde o kadar da önemli bir husus değildir. Bakın ABD’ye, Japonya’ya! Adamların onca borcu var ama hiç dert etmiyorlar! Niye! Çünkü ekonomileri büyüyor da ondan!
Bizim için de aynı şey geçerli. Bu hususlara takılıp kalmamalı!”
Adına “yabancı” denilen sermayenin bizim ülkemizde bizden daha iyi ticaret yaparak Türkiye’yi “salt veren, hiçbir şey almayan edilgen bir pazar ekonomisi” haline getirme ve İstanbul’un en güzel yerlerini parselleyerek “Yatırıma geliyoruz işte! Daha ne istiyorsunuz!” edasıyla Türkiye’de boy gösteren Körfez Sermayesi’nin de yağlı kuyruklardan pay alabilmek adına birbiriyle yarışma süreçleri devam ededursun; Sayın Başbakan da “bürokratik oligarşi duvarı”nı aşmaya çalışıyor!
Bürokrasinin tepe noktasında bulunan bir ülke yöneticisinin bu söylemini nasıl okumak lazım acaba?
Ya da Recep Tayyip Erdoğan hangi ülkenin başbakanıdır?
***
Katar’a yaptığı fetih gezisindeki açıklamalarından da anlaşılabileceği üzere; o bir “sermaye barışçısı” artık!
“Sermayenin dini, dili, ırkı yoktur! Para civa gibidir hemen yatağını bulur, oraya akar.” diyen bu uzlaşmacı anlayışın sahibi aynı zaman da çok iyi bir sermaye organizatörü.
Katar gezisinde atıklardan enerji üreten bir proje için Bakan Ali Babacan’la görüştüğünü ancak sonuç alamadığını söyleyen bir Türk işadamına “Hemen hiç durma bana gel. Ali kardeşim ayrı sahada.” diyen bu yetenekli organizatörü, hele ki Telekom Özelleştirmesi’ndeki dehasını yakinen gördükten sonra tebrik etmemek mümkün değil!
Ne var ki bu ayrı sahada olduğu zikredilen kişiyi biz ekonomi bakanı olarak biliyorduk, demek ki yanılıyoruz...
***
“Yabancı sermaye”nin “yalandan bir çözüm” olduğuna işaret ederek “Yabancı değil, yalancı sermaye!” tezimizi doğrulayan bir başka isim ise yeni milenyum liderleri arasında gösterilen, Özgürlük ve Demokrasi Enstitüsü (Liberty and Democracy Instutute) Başkanı Hernando de Soto.
Zira Türkiye’nin ekonomik gelişme için “yabancı sermaye”den çok “kendi iç pazarındaki potansiyel”e yoğunlaşması gerektiğini belirten Hernando de Soto;
“Türkiye gibi ülkeler yabancı paranın gelmesini beklemek yerine iç yatırımları üretken hale getirmeye çalışmalıdır.” diyor...
Sonuç olarak; “siyasi şov” açısından bir hayli bereketli geçen YASED Konferansı’nda Amerikalılar’ın “Bir şey bozuk değilse tamir etme!” sözünü hatırlatarak “Şimdi bir şeyler yolunda gidiyorsa buna çomak sokmaya gerek yok!” diyen başbakana “Ah biraz da Türk Atasözleri’nden haberdar olsa da; boşuna bu kadar zorlamasa kendini!” diyerek
“GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANMAZ!”
sözünü hatırlatmayı uygun görüyoruz!
***
Nihayetinde başbakan toplantının başlığının “fırsatlar ülkesi” konulmasını hem zamanlama, hem de misyon olarak çok yerinde ve anlamlı bulduğunu söyleyedursun; bir “fırsatçılar ülkesi” haline getirilmek istenen Türkiye’de hangi “yerli” ve yabancı fırsatçıların cirit attığı, bilmesi gerekenler tarafından biliniyor!
Kamuoyuna düşense; çizilen pembe tablolara körü körüne kapılmak yerine, 2002 Genel Seçimleri’nde yaşanan “28 Şubat programlı bir demokrasi kazası”nın tekerrür etmemesi adına fazlasıyla uyanık olmak, sabır ve dikkatle süreci izlemek...
Saygılar
SESAR
Aç da işsiz de kalsa, “sosyal patlamalar”ın eşiğinde de olsa, “genç nüfusuyla gelecek vadeden (!) bir müstakbel (!) Avrupa Ülkesi”; Türkiye!
Ve daha önce “kimselerin akıl edemediği seçkin yöntemler”le (!) Türkiye’yi dünyanın kilitlendiği bir “fırsatlar ülkesi” haline getiren (!) “AK” bir iktidar!
Yani, “İster ‘Körfez Sermayesi’ ol, ister ‘Yahudi’; veyahut da ‘Batı Sermayesi’! Ne olursan, nasıl gelirsen gel!” diyen bir bilge (!) anlayışla Türkiye Coğrafyası’nı “uluslararası bir cazibe merkezi” haline getirerek (!), usta pazarlama kültürüyle (!) harmanladığı siyasi dehasını (!) konuşturan Recep Tayyip Erdoğan ve akpak, ayaydın (!) kadrosu..! (Tabii bu aydınlatılmışlık (!) salt AKP ampulünden kaynaklanmıyor, zira o ampulü de aydınlatanlar (!) var!)
***
“Fırsatçılık”ı, edebiyatını yapacak kadar iyi bilen bu “seçkin ve aydınlanmış (!) kadro”, “özelleştirme şemsiyesi” altında tavan yaptırdıkları “yağmalama çalışmaları”ndan alacaklarını alıp süreci otomatiğe bağladıktan sonra; şimdi de “dolaylı yöntemler”i bir kenara bırakıp bizzat yabancı sermayenin kendisine yöneldiler.
Aslında mevcut tabloya bakılınca yabancı sermaye avcılığına soyunmaya gerek bile yok, zira yabancı yatırımcı zaten akın akın geliyor (!) Ne var ki Türkiye ava çıkmasa da avlanmaya, “küresel tefeciler”in av sofrasına meze edilmeye devam ediyor!
“Batı’dan umduğumuzu bulamazsak Arap’ın simidine sarılırız!” mantığı ise; güdülen avuntu ve uyutma siyasetinin bir başka yansıması. Zira bu gelenler niye geliyor, nasıl geliyor, ne kadar geliyor; işte burası bir hayli karışık!
Hal böyle olunca da; birilerinin çıkıp “Av sezonumuz kapanmıştır!” diyerek bu “seçkin kadro” ile onların pek muhterem “küresel amcalar”ına bu bölgede avlanma yasağı olduğunu bildirmeleri farz oluyor!
Üzgünüz ama;
BU BÖLGEDE AVLANMAK YASAKTIR!
“BABA KURUMLAR”ı
BABALAR GİBİ Özelleştirdik!
Artık DIŞARI AÇILMA ZAMANI!
AB’nin Dikişleri Atmadan
Yabancı Sermaye’yi Yetiştirin!
Ekonominin tamamen doğal (!) seyri içinde, hiçbir kurgu ya da hazırlık olmaksızın (!) devletin en stratejik ve verimli teşebbüslerinin kelepir fiyat ve rekor koşullara el değiştirmesiyle “ekonomik atılım”ın (!) ilk ayağını tamamlayan AKP İktidarı; şimdi de esnete esnete ancak buraya kadar getirebildiği AB sürecinin boyaları dökülmeden yabancı sermaye kozuna yüklenerek imaj tazeleme gayreti içinde.
Zira geçtiğimiz günlerde açıklanan Katılım Ortaklığı Belgesi ve Avrupa Birliği İlerleme Raporu da açıkça gösterdi ki; “karşılıklı tebessümler ve yanyana verilen sıcak (ve tuzlu) fotoğraflarla perçinlenen kadim dostlukların tüm kullanım süreleri” artık kesinkes dolmuş durumda!
En son uzatmaları da “Aman az daha idare edin! Hele şu müzakereleri bir başlatalım!” terennümleriyle tüketilen zorlu AB yolunda artık gerçeklerle yüzleşme zamanı!
Ekonomiden sosyal politikalara varıncaya değin bir çok başlık altında tam 230 adet ev ödevi gerçekleştirmesi gereken Türkiye’nin, müzakereleri başlatabilmek adına yüklendiği reform sürecinde hız kesmesi ise; AB Komisyonu’ndan ilk ciddi ihtarın alınmasına neden oldu.
Zira Türkiye’ye geldiğinde onca samimi olduğumuz ve hatta yarı Kayserili yaptığımız AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn’in yaptığı değerlendirmelerin Türkçe açıklaması şöyle;
“Daha yolun başındasınız, rehavete kapılıyorsunuz! Hem ‘AB üyesi olacağız!’ diye ısrar ediyorsunuz, hem de daha yolun başında olmanıza rağmen hızımıza yetişemiyorsunuz!
İş reform yapmakla bitmiyor! Bir de bunları uygulayacaksınız! Bu işin zorluğunu, şartların fazlasıyla çetin olduğunu hep söyledik! (Görüşmelerin açık uçlu olduğunu da!) Siz de kabul dediniz. Şimdi icraat zamanı!
Hem açın bakalım şu limanları Rumlar’a! Ardından Ermeniler’e, dinlerarası diyaloğa, kendi bünyenizdeki anti-demokratik uygulamalara da geleceğiz! Daha yeni başlıyoruz Türkiye!”
Bu taze başlangıcın uzanacağı nihai nokta ise; en somut ifadesini, Almanya’da kurulacak olan CDU/CSU (Hıristiyan Demokrat Birlik Partileri) - SPD (Sosyal Demokrat Parti) Hükümeti’nin koalisyon programında bulmuş durumda. Zira koalisyon programında Türkiye’nin Avrupa Birliği Üyeliği için geçen tanım; “imtiyazlı ilişki”!
“Ortaklık” bile değil, “imtiyazlı ilişki”!
Yani AKP İktidarı “Hedefimiz tam üyelik!” diyerek kendi çalıp kendi söyleyedursun; AB’nin fikri de zikri de oldukça açık! Elbette tek AB üyesi ülke de Almanya değil lakin müzakerelerin başlaması sürecinde AKP’nin yüreğini ağzına getiren ufak çaplı krizin tek nedeni de Avusturya değildi! Kısacası kriz sözcüsü tek oluyor lakin suyun altındaki kadro her daim üstündekinden fazla...
Kaldı ki Avrupa’nın Türkiye konusundaki gerçek kanaati ile yüzleşebilmek için Merkel’e kadar uzanmaya gerek de yok, zira geçtiğimiz günlerde Emekli Orgeneral Necati Özgen Paşa’nın da hatırlattığı üzere; 1963’te dönemin Fransa Cumhurbaşkanı olan asker kökenli De Gauelle tarafından zikredilmiş şu söze bakmak kafi...
“Türkiye bütünüyle dışlanmamalı ancak içeriye de alınmamalı!”
İşte mesele bu kadar basit!
AB, Türkiye için bir kurtuluş olmak şöyle dursun; “oyalama ve hırpalama stratejisine dayanan diplomatik bir soygun”dur ve öyle de kalacaktır!
“Yabancı Sermaye”nin Gözü Kör mü?
O Halde Neden Geliyor?
Acaba Gerçekten Geliyor mu?
Geliyorsa Ne Kadar Geliyor, Niye Geliyor?
Ana muhalefetin de altını çizdiği üzere AB sürecinde balayı dönemini nihayete erdiren iktidar; “AB ile müzakerelere başlamış bir ülke” imajı, “altından kalkılamayan talepler”le gölgede kalmadan eldeki bu sevimli fotoğrafı “Türkiye’de yatırıma sıcak bakan yabancı sermaye” kompozisyonuna dönüştürerek, içten içe “Düştüm düşüyorum!” dediği koltukta biraz daha fazla kalabilmeyi amaçlıyor.
Bu son derece açık ve Tayyipçe bir yöntem! Daha doğrusu, patenti her daim başkalarına ait olup Erdoğan tarafından uygulanarak markalaşan bir çok yöntemden sadece biri...
Bu kısa vaadeli ve “iktisadi görünümlü iktidari çözümler”in geçtiğimiz günlerde bir gövde gösterisine dönüştürülmek istenen en büyük yansıması ise; şüphesiz AKP’nin sazını çalan köşe yazarlarının yarattığı olağanüstü iyimser havayla da perçinlenen YASED Konferansı’ydı.
Yabancı Sermaye Derneği’nin (YASED); Dünya Bankası, 2002 Genel Seçimleri’ne giden yolu açarak krizi önleyeceğine yeni kriz yaratan gururumuz Kemal Derviş’in başkanlığını yürüttüğü UNDP, Devlet Planlama Teşkilatı ve Hazine Müsteşarlığı’nın katkılarıyla düzenlediği “Yabancı Yatırımların Yeni Gözdesi; Fırsatlar Ülkesi Türkiye” başlıklı 2 gün süren ve 12 ayrı başlıkta oturum düzenlenen konferans bünyesinde irili ufaklı, yerli yabancı 500’e yakın firmanın üst düzey yetkililerini ağırlayan Türkiye’de abartısız bir kurtuluş ve refah havası esti!
Geliyooooorr!
Geliyoooorrrr!
Yabancı sermaye geliyooorrr!
Olayı çözmüş olan (!) son derece gerçekçi (!) ve objektif (!) ekonomistlerimizin temel uzlaşı noktası ise şu oldu;
“11 Eylül sonrası Arap Dünyası’na uygulanan sert yaklaşım, Batı’ya küskün bir Körfez Sermayesi doğurdu.
Aktivasyona ihtiyacı olan bu ham sermayenin yönelebileceği en cazip adres ise; bugünün Asyalısı yarının Avrupalısı olan Türkiye! Hem din birliğimiz, kültürel bir yakınlığımız da var! (11 Eylül’den beri bu küskün Arap Sermayesi acaba nerede saklanıyordu?)
Batı Sermayesi ise Avrupa’nın bir parçası halini alacak olan Türkiye’ye zaten ısınacaktır. Ayrıca izlediği başarılı (!) ekonomi politikaları ile ülkede bir yeniden doğuş havası yaratan AKP İktidarı yabancı sermayeye aradığı ortamı sağlayacak olan en büyük güvencedir! Eh oldu da bitti maaşallah!”
Peki olay bu kadar basit mi..?
***
5’i almadan 1’i vermesi mümkün olmayan Batılı sermaye sırf Türkiye AB ile müzakerelere başladı diye paldır küldür Türkiye’ye kilitlenecek ve parayı bol bulan Arap da, Batı kendisine kaşlarını çattı diye IMF odaklı Türkiye Ekonomisi’ne yönelip, en ufak bir küresel atraksiyonla yerle bir olması an meselesi olan, “ABD-İsrail-AB açmazı”na sıkışıp kalmış bir pres ekonomiye sırtını dayayacak öyle mi?
Diyelim ki bir kısım sermayedar geldi! Bunlar Türkiye’nin kalkınma sürecine katkı sunmak adına gerçekten köklü yatırımlar mı yapacaklar, yoksa İstanbul gibi her bir milim toprağı stratejik ve kültürel değere haiz bir dünya şehrinde “parselleme” yapabilmek adına Galataport gibi, ikiz kuleler gibi yağlı kuyruklar mı arayacaklar?
Haydi TÜPRAŞ’ın % 14.76’sını “Ne Ofer tanırım ne Kofer! Ayıptır yahu!” diyerek o hiç tanımadığınız Oferler’e tezgah arkasından bağladınız! Bir de üstüne Galataport patlattınız! (Haliyle Eyal Ofer’in yerinde kim olsa “Türkiye’ye sermaye aktaracağımız hiç aklıma gelmezdi ama görünen o ki 40 yıl daha buradayız!” der. Zira buna “yatırım” değil “götürüm” demek lazım! Hem de kaymaklısından!)
Bir kültür şehri olan İstanbul’un tüm tarihi karakterini dumura uğratacak 3 gökdelen için de Dubai Prensi El Makdum’la 5 Milyar Dolar’lık anlaşmaya imza attınız.
- (Dubai Veliaht Prensi Şeyh Muhammed Bin Raşid El Makdum ile imza koyulan projeler, salt kule inşaatı ile de sınırlı değil.
Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü’nün 80 dönümlük arsası üzerinde 200’er katlı biri ikiz, 650 m. yüksekliğinde 3 kule ile birlikte; Zeytinburnu’nda 2’si 55 katlı ofis, diğeri 35 katlı otel olmak üzere toplam 3 gökdelen yapımı daha öngörülüyor. Proje kapsamında Zeytinburnu Sahili’nin serbest bölgeye dönüştürülerek dev bir ticari alan oluşturulması da plan dahilinde.
Kartal Çimento Fabrikası’nın bulunduğu 400 dönümlük arsada ise; alışveriş merkezi, ofis ve daireler ile birlikte eğlence merkezi inşası planlanıyor. 100 bin metrekarelik alana ise dev bir suni göl düşünülüyor.
Ayrıca Tuzla’daki Formula 1 Tesisleri’nin bulunduğu bölgede de yaklaşık 3 milyon metrekarelik alana dev bir kent kurulup çok sayıda bina yapılması planlanıyor. Kısacası İstanbul’un en güzel yerlerinde yatırım başkadır! Yatırılan da bizzat İstanbul’un kendisi olsa gerek! Birileri fetheder, birileri yatırır. Sanırız basının yakın geçmişte yaptığı belki de en yerinde açılım; Zülfü Livaneli’nin “Fatih’in Bedduası” üzerinden, “başkalaştırılmaya ve yavaş yavaş elden çıkarılmaya çalışılan İstanbul gerçeği”ne attığı köprü oldu.) -
Peki verdiğiniz bu yağlı kuyruklar bitip tükendiğinde hangi sermayeyi çağıracaksınız? Acaba o zaman ne şekilde çekeceksiniz dikkatleri Türkiye’nin üzerine? Peşkeş limitiniz dolduğunda yani! Sakın ola Arap’ın İstanbul’a imzasını koyup, yükünü yükleyip gittiğiyle kalmayalım sayenizde?
Türk Kültürü’nün en seçkin köşelerinden biri, adeta tarihi bir kale olan İstanbul’un orta yerinde bir Arap imzası; Dubai Towers..!
Şu noktada Mimarlar Odası Başkanı Muhçu, Dubai Towers ve yaratılan Arap rüzgarı için “Bu bir kültürel darbedir!” demekte hiç de haksız görünmüyor! (Herhalde İstanbul’un peşkeş çekilecek yerleri sıralamasında, gündemdeki 3. köprü ve etrafı da önemli ölçüde yer tutuyor olsa gerek...)
Son günlerin “koltuk merkezli İstanbul Depremi”nde başrolü oynayan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Dubai Prensi El Makdum’a ait bir diğer şirketin de şu an 7 Milyar Dolarlık yatırım için sırada beklediğini belirtmiş!
Siz olsanız ne yapardınız...?
Böyle sıraya girilmez mi...?
Kısacası “Yabancı sermaye gümbür gümbür geliyor!” terennümünün perde arkasında sorun giderici, kalkınma kapasitesini artırıcı sağlıklı bir yatırım anlayışından ziyade özelleştirme sürecinde de yakinen gözlemleme fırsatı bulduğumuz “peşkeş mantığı” var! Dolayısıyla bu sermaye başka sermaye!
Yani “sermaye ırkçılığı” yapmayıp, “Aman gelsin! Yeter ki gelsin!” safına geçseniz bile bu sermaye o sermaye değil! Eğer yağlı bir kuyruk verirseniz gelir, imzasını atar, işini yapar ve gider. Bunun adı “vur kaç sermayesi”!
Şayet “Verecek yağlı bir kuyruğumuz yok! Gelin Anadolu’nun ücra köşelerine birlikte eğilelim! Atılım bekleyen el değmemiş sektörlere hayat verip ivme kazandıralım! Yani İstanbul’a imza koyacağınıza Anadolu’ya hayat verin!
Örneğin Türkiye’nin montajdan öteye geçemeyen otomotiv sektörünü birlikte canlandırıp imalat boyutuna geçirelim! Ya da Türkiye’yi bilişim gibi, genetik ve uzay teknolojisi gibi alanlarda çağa ayak uydurabilmek adına birlikte omuzlayalım!
Veyahut da bir yazılım üssü haline getirelim Türkiye’yi! Bu alanlara yapılacak yüksek risk içeren yatırımlarınızla Türkiye adına gerçek bir adım atalım!” türünden cümleler kuracak olursanız da arazi olur.
Kalkınmayı,
ekonomik büyümeyi sağlayacak yabancı sermaye akışı
bu mudur şimdi? …
Kalkın Bakayım Oradan!
Arap Misafirlerimiz Oturacak!
Körfez Sermayesi’ni Türkiye’ye çekiyoruz diye İstanbul’un üzerine neredeyse “made in Arabic” yazdıran AKP İktidarı; Arap Sermayesi’nin selameti uğruna Türk’ün misafirperverlik ve hakkaniyet bilinci noktasındaki kültürel mirasını da yerle bir etmekten geri durmuyor!
O kadar ki; imzalanan 5 milyar Dolarlık anlaşma dahilinde Dubaililer’e tahsis edilecek yerlerin tahliyesi adına bir çok insan mağdur ediliyor ve verilen uluslararası sözler de tutulmuyor.
AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “Kalkın bakayım ordan! Arap misafirlerimiz oturacak!” dercesine sergilediği bir hayli kaba ve hakkaniyet dışı tutumlara iki somut örnek verilecek olursa;
· Dubai Towers’ın yapımı için söz verilen Levent’teki İETT arazisi üzerindeki gösteri merkezinin usulsüzce yıkılışı ile,
· Marmaray Projesi’ni yapacak olan Japon Taisei-Kumagai Gumi-Gama Endüstri Konsorsiyumu’nun İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden 3 ay önce kiraladığı 75 dönümlük arazinin Dubaililer’in Disneyland’ına kurban gitmesi ve belediye yetkililerinin Japonlar’dan derhal araziyi boşaltmasını istemeleri
örnek verilebilir.
Belediye ekiplerince yıkımına başlanılan İstanbul’daki iki büyük gösteri merkezinden biri olan Levent’teki gösteri merkezinin sahibi Pelin Mungan; İETT ile süresiz sözleşme yaptıklarını belirterek, “Arazinin 1 Aralık’ta Dubaililer’e verilme kararı alınınca kira sözleşmesini feshedip bizi işgalci ilan ettiler.” sözleriyle yıkıma tepki gösteriyor.
(Misafirler ağır olmasa problem değil ama böylesi misafirlerin yanında kendi vatandaşınıza verdiğiniz sözün lafı mı olur! Böyle yağlı müşteriler için gerekirse Japonlar bile harcanabilir!
Ne var ki; biz mi bu yağlı müşterilerden istifade edeceğiz, yoksa onlar mı bizim etimizden sütümüzden faydalanacaklar, işte orası bir hayli karışık!)
Gösteri Merkezi Sahibi Mungan, yıkımın kanunsuz olduğunu iddia ediyor ve yürütmeyi durdurma kararı çıkartmak için mahkemeye başvurduklarını belirtiyor. Yıkım sebebiyle 1 milyon YTL maddi zarara uğradıklarını ifade ederek tazminat davası açacaklarını ifade eden gösteri merkezi sahibesi; yapılan haksızlığa olan itirazını şu sözlerle sürdürüyor;
“4 bin metrekarelik alan çöplükken teslim alıp sanat ve kültür amaçlı salon yaptık. Aralık için gösteri anlaşmalarımız vardı. Ramazan başında buranın yıkılacağı söylendi. Hiçbir tebligat ve encümen kararı gösterilmedi. Celp yapmış olsalardı biz de hukuki cevap verecektik ve mahkemede süre uzayacaktı. Burayı boşaltmamız en az 1.5 ay sürerdi. Bu süreyi bile vermediler. Madem başkasına vereceklerdi bize niye kiraladılar!”
Tabi Mungan bilmiyor ki, Körfez Sermayesi bu! Hukuk dinler mi, bekleme dinler mi! Ürkütmemek, kaçırmamak lazım!
Yoksa nice olur AKP’nin hali!
Varsın kendi vatandaşımız ya da ‘Verin bakalım şu kiraladığınız araziyi geri! Benim canım sıkıldı vazgeçiverdim!’ denilen Japonlar mağdur oluversin!
Arap Sermayesi’nden kıymetli mi?
Hiçkimseden Çekmedi
“Sermaye Irkçıları”ndan Çektiği Kadar!
Özellikle yurtdışı ziyaretlerinde ülkesini yabancılara ve tüm dünya kamuoyuna şikayet etmeyi alışkanlık haline getiren Başbakan Erdoğan; show yapmayı ihmal etmediği YASED Toplantısı’nda da geleneği bozmayarak, kendi ifadesi ile yatırımcılara “pazarlama” yapacağına, boyuna sermaye ırkçısı muhaliflerinden dert yandı!
Sonunda da, “Dünyada nasıl ekonomideki metanın pazarlaması varsa; siyasi ve sosyal olayların da pazarlaması vardır. Bu bilimsel bir gerçekliktir!” diyerek pazarlama ve marka yönetiminin bilimsel temelleri hususunda kamuoyuna verdiği dersler; akıllı bir köşe yazarının ilginç tespitiyle kendine döndü!
Erdoğan’ın çelişkiyle dolu popülist tavrını oldukça iyi fotoğraflayan köşe yazarı; hiçbir pazarlamacının, müşteri karşısına “Şöyle iyi pazarlamacıyım! Böyle iyi pazarlamacıyım!” diyerek çıkmadığını, bu tavrın pazarlama mantığına kökten aykırı olduğunu dile getirmiş.
Öyle ya! Gerek 3 Kasım’ın yıldönümünde yaptığı “iktidarın 3. yılı” konuşmasında, gerekse bu konuşmanın neredeyse aynısı olan YASED Konferansı’ndaki showunda aynı yakınmaları dile getiren ve pazarlamacı bir başbakan olarak CEO’ların, yani kendi müşteri kitlesinin önünde mütemadiyen ülke içindeki muhaliflerinden dert yanarak pazarlamacılığına laf edenleri yerden yere vurup kendi pazarlamacılığını öven Başbakan Erdoğan değil miydi?
Ayrıca “Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’le aramı bulun!” diye Cüneyd Zapsu üzerinden Wolfowitz’e yazdığı mektupları ortalığa saçılan Başbakan’ın YASED Konferansı’nda CEO’lara yaptığı “Avukatımız olun!” çağrısı da başbakanın ilginç alışkanlıklarının son meyvelerinden biri oldu.
Bir yanda Türkiye’nin müstakbel (!) bir AB üyesi oluşunu “uluslararası pazarlamacılık” konusundaki olağanüstü bilimsel paradigması ile harmanlayarak kullanan özgüven timsali bir başbakan, diğer yanda ise CEO’lara “AB yolunda bizi çok yoruyor ve terletiyorlar. Zaman zaman türlü zorluk ve haksızlıklara maruz kalıyoruz. Bu konuda bizim avukatlığımızı yapar mısınız?” diyerek malını pazarlamaya çalıştığı müşterisinden yardım dilenen bir profesyonel (!) kimlik!
Bunların ikisi de aynı kişi mi?
Değilse acaba hangisi gerçek?
Aslında Türkiye, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “5 vakite göre 5 ayrı açıklama geleneği”ne de fazlasıyla alıştı! Kısacası Erdoğan’ın iki ayrı yüzü hiç de şaşırtmıyor artık kamuoyunu... “Ne de olsa Tayyip işte!” deyip geçiyor herkes
“Ofer’le bir görüşmem olmadı!
Görüşmüş olabilirim hatırlamıyorum!
Evet görüştüm ne olacak!
Ben herkesle görüşürüm!
İşim ülkemi en iyi şekilde pazarlamaktır!”
sözlerinin sahibi olan ya da dahiyane bir tespitle Fransa’daki olaylarda “türban”ı gören ve daha sonra karşısında kendisine gülen bir kamuoyunu farkedince Tayyipçe bir manevrayla söylemini “Ben tek sebep türban demedim. Faktörlerden biri dedim!” şekline çeviren manevra kabiliyeti bir hayli yüksek akrobatik bir başbakan..
“Başbakan’ın çevirmeye çalıştıkları listesi”nin ilk numarasına ise; kuşkusuz AİHM’nin türbanla ilgili kararına ilişkin olarak söylediği “Buna AİHM değil ulema karar verir!” açıklaması oturdu.
Yakın siyasi kadrosu tarafından yapılan “edebi açıklamalar” kamuoyunu kesmeyince bu sefer konunun “Başbakan tarafından öyle bir cümle kurulmuş mudur ki?” noktasına getirilmeye çalışılması ise gayet doğal karşılanıyor; zira bu fotoğrafa fazlasıyla alışıldı artık...
Haydi Biz Felaket Tellalıyız!
Hanke de mi Ekonomiden Anlamıyor?
Sonuç olarak “Yabancı sermaye gümbür gümbür geliyor! Ve işte asıl kurtuluş budur!” mesajı verilen YASED Konferansı’nda Babacan ve Erdoğan’ın çizdiği fevkalade olumlu hava; AKP’nin medyadaki askerleri tarafından iyice cilalandı ve halk da “Oh be! Hem AB’ye giriyoruz, hem de uluslararası sermayenin aktığı bir dünya merkezi haline geliyoruz!” diyerek rahat bir nefes aldı.
Ne var ki bu konferansta bazı çatlak sesler de çıkmadı değil! Basının, kanarya örneği üzerinden üstünkörü geçip “Haber olmadı demesinler!” diye aradan geçiverdiği bu aykırı söylemlerin en başında ise; şüphesiz 1994 ve 2001 ekonomik krizlerini önceden tahmin etmesiyle ünlenen Prof. Dr. Steve Hanke vardı.
John Hopkins Üniversitesi’nde uygulamalı ekonomi dersleri veren, Forbes Dergisi Yazarlığı yapan ve ABD Başkanı Ronald Reagan Dönemi’nde danışmanlar kurulu baş ekonomistliği görevinde bulunan Hanke; “Türkiye ekonomisinde riskler görüyorum.” diyerek Türkiye’nin potansiyel olarak başka bir bütçe açığı krizine maruz kalabileceğinin altını çizdi.
Kanaryalar Ne Kadar Daha Öter?
YASED Konferansı’ndaki konuşmasında Türkiye’nin bir bütçe açığı krizinin eşiğinde olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Steve Hanke; görüşlerini ilginç bir benzetmeyle özetleyerek, maden ocaklarında gaz sızıntısı olup olmadığını anlayabilmek için kanarya beslendiğini ve kanaryaların sesinin kesilmesinin bir tehlike işareti olarak kabul edildiğini dile getirdi.
Kriz tahminleriyle ünlenen Hanke’ye göre Türkiye’de şu an kanaryalar ötüyor lakin seslerinin aniden kesilivermesi de oldukça yüksek bir ihtimal.
Türkiye’de Türk Lirası açısından bir çok reform yapılsa da, örneğin Türk Lirası’nın halen fazla değerli olması (% 15 - % 50) gibi bazı önemli sorunlar bulunduğuna işaret eden Hanke’nin Türkiye Ekonomisi’nde en çok takıldığı nokta ise; hızla astronomik rakamlara doğru giden cari açık.
Türkiye’deki dış ticaret açığının stabil para politikasıyla çok uyumlu olmadığına vurgu yapan Hanke, eğer kur politikası değişmezse bu dengedışı durumun korunacağını ifade ediyor.
Somut bir kriz teşhisinde bulunmamakla birlikte, Türkiye’de 1994 ve 2001 krizleri öncesi bulunulan duruma çok benzer bir yapının gözlemlendiğini belirten Hanke; mevcut ödemeler dengesi açısından bir hayli kırılgan bir durumun mevcut olduğuna da dikkat çekiyor.
Hanke’nin, tamamen IMF’e ciro edilen ekonomi politikaları sebebiyle bu noktaya getirilen Türkiye’ye yaptığı tavsiyelerinden birini de “IMF Programları’ndan vazgeçilmesi” olarak sıralaması ise belki de en ilginç nokta!
Zira ekonomiden sorumlu devlet bakanının “IMF’in Babacan dostu” ve usta bir IMF pratikeri olduğu gözönüne alınınca; bu tablo ve sözkonusu tavsiye şüphesiz oldukça ilginç bir uyum sergiliyorlar...
Ünlü ekonomist ve uluslararası yatırımcı Prof. Dr. Steve Hanke; en net ifade ile IMF Politikaları’nın da sürekli istikrarı sağlayamayacağını, yabancı sermayeyi çekerek büyüyen İrlanda ve Çin gibi ülkelerin IMF Politikaları’nı uyguladıkları için değil, IMF’i dinlemedikleri için başarılı oldukları söylüyor.
YASED Toplantısı’nın, “Fırsatlar Ülkesi; Türkiye” kompozisyonuna gölge düşüren, AKP vizyonundan nasip almamış bu çatlak sesinin diğer tavsiyeleri ise şöyle;
· Sabitlenmiş bir döviz kuru olmalı ve yabancı rezervler ile
YTL rezervi dengesi gözden kaçırılmamalı.
· Vergilendirme politikası değiştirilmeli.
· Genel büyüme yüzdesini istikrarlı tutmak için
paranın sterilizasyonu sağlanmalı.
· Enflasyon hedeflemesinden vazgeçilmeli.
· Reformlara hız kesmeden devam edilmeli.
Kısacası kanaryalar daha ne kadar öter bilinmez ama; kriz tahminlerinde ünsalmış bir usta ekonomistin olası tehlikelere işaret eden bu tarz uyarıları da o kadar sıradan gelişmeler olmasa gerek!
Ancak YASED açılımının başdöndüren atmosferine gölge düşüren bu aykırı söylemler her ne hikmetse medya tarafından o kadar kaydadeğer veriler olarak görülmemiş ve AKP ile senkronize hareket eden yerli sermaye grupları tarafından da hatalı görüşler olarak değerlendirilmiştir.
Ve ne ilginçtir ki; “Türk” Basını ile AKP yazılımlı yerli sermaye güruhunun üzerinde durmaya gerek duymadıkları bu konu Financial Times’da oldukça ilgi görmüş ve YASED Konferansı’nda konuşan Prof. Dr. Hanke’nin “Türkiye başta cari açık olmak üzere bir çok açıdan 1994 ve 2001 krizleri öncesi sorunları yaşıyor. Türkiye bir kriz daha yaşarsa bu hükümeti götürür.” sözleri bir hayli önemsenmiştir.
İngiliz Gazetesi Financial Times, bir yandan Hanke’nin bu tespitlerini önemserken bir yandan da cari açığın bu yıl da GSYİH’nin % 6.3’üne ulaşmasının beklendiğini vurgulayarak şu yorumlarda bulunuyor;
“Eğer Türkiye kendi kendinin neden olduğu bir başka finansal çöküş yaşayacak olursa, bunun hükümeti götürecek ve ekonomik canlanmayı rayından çıkaracak siyasi bir kriz yaratacağı kesin gibidir.”
“Yükselen portföy yatırımları açığın önemli bir kısmını finanse ediyor. Ancak özellikle küresel ortam yükselen piyasalardaki yatırımların aleyhine dönerse bu tür kısa vadeli sermaye girişleri sürdürülebilir olmayabilir.”
Ve başbakanın yakın siyasi kadrosu içindeki hit isimlerden biri olan Danışman Egemen Bağış ne yapıyor?
Derhal bu açıklamalarda bulunan Financial Times Gazetesi’ne bir mektup yazarak hadlerini bildiriyor!
Prof. Dr. Steve Hanke’nin Türkiye ile ilgili kriz uyarılarına yer veren gazeteye tepki veren Bağış’ın, bilgisel açıdan son derece tatmin edici açıklaması ise şöyle;
“Prof. Dr. Steve’in açıklamalarını dinleyince saatime baktım, 1997 değildi. (Burada herhalde takvime demek istemiş!)
Şu an yıl 2005 ve AKP iktidarda!”
Herhalde Bağış, arkalarındaki “küresel güç”ün verdiği aşırı özgüven içinde “Bizi başkalarıyla karıştırmayın! Arkamız sağlamda!” mesajı vermek istiyor ancak yavaş olmak lazım!
Ne de olsa yerler yaş ve Bush, Blair ve Berlisconi’nin ayağına taş bağlanan bir dünya ikliminde hava şartları pek de iç açıcı değil...
AKP’ye “Vorkink Savunması”
AKP’nin iktidar gücünü borçlu olduğu küresel tefeciler zincirinin kilit halkalarından biri olan Dünya Bankası’nın Türkiye Temsilcisi Adrew Vorkink ise; potansiyel kriz uyarısında bulunan Hanke’ye karşı “Cari açıktaki problem dünyada petrol fiyatlarındaki artıştan kaynaklanıyor. Yapısal bir sorun öngörmüyorum. Dolayısıyla bir kriz yaşanacağını da düşünmüyorum.” şeklinde konuşarak, IMF’in sözünden çıkmaksızın ödevlerini yerine getiren AKP’ye sıkı bir savunma şeridi oluşturuyor.
AKP’yi programlayan uluslararası finans kadrosunun parçalarından biri olan ve YASED Konferansı sonrası Türkiye’nin ekonomide sınıf atladığı şeklinde onur verici (!) açıklamalarda bulunan Dünya Bankası Türkiye Temsilcisi Andrew Vorkink’e göre Türkiye’de herşey yolunda. Aslında kontrol altında demek daha doğru.
Peki Türkiye Ekonomisi kimin kontrolü altında? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mi, yoksa mevcut iktidarı küresel otomatiğe bağlayan seçkin ve aydınlanmış kadronun mu?
***
Vorkink, Türkiye’deki özelleştirme sürecinin tamamlanmasıyla ülkeye giren doğrudan yabancı sermaye miktarının gelecek yıl 2-3 katına ulaşacağını söylüyor ve yabancı yatırımcıyı cezbeden faktörlerin gayrimenkul alımı, maliyetlerin düşüklüğü, yasal düzenlemeler, vergilendirme, iletişim teknolojileri ve benzer altyapı koşulları olduğunu vurguluyor.
O halde sormak gerekiyor; AKP’nin, IMF odaklı ekonomi politikalarının dışına çıkarak dünya hakimi küresel sermayenin “Cısss!” diyeceği yöntem ve alanlara kaydığı düşünülecek olsa, acaba Vorkink bu sevimli açıklamaları yapmayı sürdürebilecek mi?
Bunu görmek için denemek lazım ancak AKP’nin böylesi bir değişimi tatbik etmesi koltuğunu gözden çıkarması anlamına geleceğine göre; bu pek de mümkün bir değişimmiş gibi görünmüyor. Kısacası herşey küresel oyun ve koltuk adına...
Koltuğun şimdiki sahibi Erdoğan ise; “küresel senaryo”nun vizyona koyulmasını sağlayan çekim setlerinden kayıp giden onlarca yıldızdan biri yalnızca...
Ayrıca AKP’ye bir savunma da Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı’dan gelmiş. Çanakçı’ya göre de cari açık risk oluşturabilecek bir husus olmaktan son derece uzakmış...
Aman ne güzel!
Demek ki gerçekten emniyetteyiz!
Ya Claros!
O da mı Ekonomi Bilmiyor..?
AKP’nin göz kamaştırıcı cazibesi ile moda halini alan pembenin dayanılmaz sürükleyiciliğine kapılan köşe yazarlarımız; AKP İktidarı tarafından IMF’e programlanmış Türkiye Ekonomisi’nin, edinilen gelirleri kalkınma yatırımlarına değil IMF ödemelerine kilitleyen bir ekonomi haline geldiğini görmezden geledursunlar; bir gerçekçi tespit de Dünya Ekonomik Forumu Başekonomisti Dr. Agusto Lopez - Claros’tan geldi.
Geçtiğimiz günlerdeki Rekabet Kongresi’nde yaptığı sunumda Türkiye’ye de yer veren Dünya Ekonomik Forumu Başekonomisti ve Küresel Rekabet Gücü Programı Direktörü Dr. Agusto Lopez – Claros; IMF’in verdiğinin hibe değil kredi olduğunu ve Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda IMF’e yapması gereken ödemelerin oldukça yüksek meblağları bulacağını ifade etti.
Buraya kadar pek de sürpriz açıklamalar yapmayan Claros’un söylemleri içinde üzerinde durulması gereken en önemli nokta ise; edinilen gelirlerin neredeyse tamamının ödemelere gittiği ve altyapı, eğitim, kamu sağlığı gibi kalkınma düzeyini yükselterek refah sağlayacak alanlara kaynak aktarımında bulunulmadığıydı.
Claros’un bu objektif tespiti belki de Türkiye’nin sıkıştırıldığı açmazın en problematik noktası. Zira bir yandan AB’yi bir promosyon malzemesi olarak kullanıp IMF’in ipliğine bağlı ekonominizi dış dünyaya açmaya soyunacaksınız; bir yandan da borçlanmada faizin faizini ödeyerek neredeyse sıfır kalkınma yatırımında bulunan bir ülkeyi AB standartlarına oturtacaksınız.
Acaba “Yabancı sermaye olmazsa olmaz! ‘Hem ekonomik büyüme olsun, işsizlik çözülüp istihdam sağlansın; hem de yabancı sermaye gelmesin!’ demek; olmayacak duaya amin demektir!” diyerek olmayacak duaya amin diyenleri eleştiri bombardımanına tutan ekonomi bakanı bu ilginç dengeyi ne şekilde değiştirmeyi hedefliyor ve kendisi hangi duaya amin diyor?
Ayrıca eğer kendisi Avrupa Birliği’nin lokomotif ülkelerinden “kale” durumunda olan bir üye ülkenin uluslararası yatırım bankasına ait perde arkası bir raporun Türkiye’de yatırım konusuna ilişkin incilerine vakıf olmuşsa; “AB’nin yatırım üssü olacağız!” şeklinde bir uçuk söylemle yola çıkmanın, olmayacak duaya amin demenin en somut ifadesi olduğunu da idrak edecektir.
Şayet bu acı rapordan haberiniz yoksa biz size gönderelim de boşuna yakıt tüketmeyin Sayın Bakan!
***
Ayrıca Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen’in açıkladığı rakamlar ile Claros’un rakamları birbirini tutmasa da; Dünya Ekonomik Forumu Baş Ekonomisti Dr. Augusto Lopez – Claros’un açıklamalarına göre Türkiye, Küresel Rekabet Endeksi itibarıyla 117 ülke arasında 66. sırada.
Tüzmen ise Türkiye’nin 2004 Yılı itibarıyla Dünya Rekabet Sıralaması’nda 55. sırada olduğunu ifade ediyor...
“Sıfır Kalkınma Yatırımı” ve
“Maksimum IMF Ödemesi”yle
“AB Standartları”nı Tutturmayı Başaran Bir Türkiye!
AB masalında artık yumurta kapıya dayanmıştır! Zaman, resmi çizilen reformları çatır çatır uygulama zamanıdır. Ancak bu uygulama kapasitesi; bilinç düzeyinin yükseltilmesi ve kemikleşen alışkanlıkların değiştirilmesinden daha çok finansal yatırıma bağlıdır.
Tarımdan eğitime, çok boyutlu sosyal politikalardan diğer başlıklara kadar istenilen tüm “uygulamalı” reformların temelini hazırlayacak olan şey finanstır.
Peki “özelleştirme” gibi “hazırcı ve rantiye üzerine kurulu yüzeysel bir sözde çözüm”le elinde avucundakileri satıp siyasi geleceğini sağlama almak adına yüklenilen IMF kredilerinin faizlerini ödemekten başka hiçbir kalkınma yatırımında bulunamayan, bu bağlayıcı programın dışına çıkıp ülkenin refahı adına hiçbir kaynak ayırımı sağlayamayan bir “sanal iktidar” bu zorlu sürecin hakkını nasıl verebilecektir?
Haydi “AB-BOP Paradoksu”na sıkıştırılarak Türkiye’den alınması hesaplanan uluslararası tavizler; bu iktidarın “küresel hegemonlar”a yenik düşerek abartısız yok olmuş milli hassasiyetleri sayesinde verilecek ve süreç işletilecektir! Peki ya diğer standartlar “IMF’in kucağına düşmüş bir sözde ekonomi” ile ne şekilde sağlanabilecektir? Hangi kaynakla?
Verilebilecek tüm diplomatik tavizler verilip Türkiye AB yolunda iyice hırpalanarak BOP’un taşeronluğunu yapmaktan başka bir çaresi kalmayarak itina ile hazırlanan “Ortadoğu tuzağı”na düştükten sonra
“Valla biz elimizden geleni fazlasıyla yaptık, olmadı! Kendileri kaybettiler! Artık yolumuza Kopenhag değil, Ankara Siyasi Kriterleri ile devam ederiz!” diyebileceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz..!
Zira o vakit sizin için öyle bir siyasi kriter de kalmamış olacak...
AKP Yazılımlı “Türk” Finans Çevreleri
ve
Tayyip Odaklı “Türk” Medyası’nın Gözüyle
Türkiye Ekonomisi!
AB Açmazı ve BOP Kilidi arasına sıkıştırılan Türkiye Ekonomisi; “IMF yazılımlı bir ekonomi” olması sebebiyle “küresel tefeciler”in ağzından çıkacak tek kelimeyle altüst olabilecek pamuk ipliğine bağlı bir ekonomi olmakla birlikte; ne ilginçtir ki Tayyip odaklı “Türk” medyası, AKP’yi, vitrine yerleştirdikleri bahar havasının pompalanıp cilalanması hususunda hiç de yalnız bırakmıyor!
İşte “Türk” medyasının, AKP programlı finans çevreleri ile bir hayli gerçekçi ekonomist ve köşe yazarlarımızın gözüyle Türkiye Ekonomisi!
“Hala daha bu ülkede ‘yabancı sermaye düşmanlığı’ yapanlar var! İşte bunlar ekonomiye kafası basmayan, “Allah Allah milliyetçiliği” ile ülkenin geleceğine gölge düşüren “ilkel” zihniyetler!
Görünen köy kılavuz ister mi? Artık Türkiye Ekonomisi, değişen dünya gerçeklerine ayak uydurma yolunda çağ atlamış bir ekonomi!
Bakın paylaşılamıyoruz bile! Mesela ne oldu YASED Konferansı’nda? Group Yönetim Kurulu Başkanı Mikhail Fridman ‘yuvarlak masa toplantısı’na katılmaktan vazgeçti. Niye? Toplantıya Telia Soneria’nın CEO’su Andres Igel de katılacak diye. Kısacası artık Türkiye’de yatırım için dünya devleri birbirine düşer oldu!
Ofer 40 yıl daha burada olacaklarını ifade etti! Dabdoub da yatırım bankası almayı düşündüklerini söyledi.
YASED Konferansı’na katılan Kuveyt Ulusal Bankası Başkanı İbrahim Dabdoub’un Türkiye’de yatırım bankası alma planları ise; elbette hareketlilik vadeden bir diğer pozitif açılım. Dabdoub Türkiye’nin 10 yıl içinde altın ülke konumuna ulaşacağını belirterek, Avrupa’da yatırım yapılacak ülke kalmadığını ancak Türkiye’nin bir çok alanda yatırım için fırsatlar sunduğunu ve Türkiye’de yatırım yapmak isteyen müşteri sayılarında da ciddi bir artış olduğunu dile getiriyor.
Uluslararası Yatırım Bankası Morgan Stanley ise Türkiye’yi “hedef pazar” olarak seçmiş durumda.
Abu Dabi Prensi Şeyh Hamid Bin Zayid El Nahyan da bir yandan GAP ve PETKİM ile ilgilendiklerini söylüyor, diğer yandan da araba fabrikası için uygun arazi bakıyor.
Ford Avrupa Başkanı John Fleming’in ‘Türkiye ve Rusya gibi hızla büyüyen pazarlara girmek bir zevk.’ ifadesi ise bizi onurlandıran bir gelişme olmalı.
Türk-Arap İşadamları Derneği Başkanı Mehmet Hadra’nın “Petrol fiyatlarının yükselmesiyle gelirleri artan Arap ülkeleri, istikrarın olması nedeniyle Türkiye’de yatırım yapmak istiyorlar.’ açıklaması da yine aynı şekilde umut vadeden bir gelişme. Devlet Bakanı Tüzmen de bu görüşü doğrulamıyor mu zaten?
Ne diyor Tüzmen; ‘Petrol fiyatlarının yükselmesi ile yeni Arap zenginleri, yeni Rus zenginleri yaratılmaktadır. Bu bizim için bir fırsat!’ Ayrıca kur dengeye gelince cari açığın makul bir seviyeye oturacağını da söylüyor bakan. Neden her şey yolundayken yoktan yere tehlike icat ediliyor anlamak mümkün değil!
Türkiye için bir başka onur verici gelişme ise, GROUPE Danone Başkan Yardımcısı Jacgues Vincent’in şu sözleri olsa gerek; ‘250 milyon Euro’dan fazla yatırım yaptık, 100 yıl daha Türkiye’deyiz!’
Ayrıca Avrupa Yatırım Bankası Başkan Yardımcısı Wolfgang Roth’un, doğrudan yabancı yatırım akışında 6 Türk partner banka üzerinden aktif rol oynayacaklarını ve en kısa zamanda yönetim ofisi açacaklarını ifade etmesi de bir o kadar önemli bir gelişme. 800 milyon Euro’yu boğazın altından geçecek tüpgeçit için hazırlamış olmaları da cabası.
Daha önce Umman, BAE, Kuveyt ve Yemen’e giderek Türkiye’nin tanıtımını yapabilmek adına canla başla çalışan başbakanın Bahreyn ve Katar açılımları da bir o kadar önemli adımlar. Bu başbakan daha ne yapsın yani! Hangisi bu kadarını yaptı ki! Başbakan 4 yılda 90 Milyar Dolar yatırım planı olan Katar’dan Türk İşadamları adına pay alabilmek için oralara kadar uzandı. Katar, Bahreyn, Danimarka ve Avustralya programını tamamladığı an da, 3 yıl içinde tüm kıtaları gezen tek başbakan sıfatıyla bir rekora imza atacak.
Sonuçta Sayın Başbakan, Telekom açılımı ile birlikte çok geniş boyutlu bir Arap Sermayesi’nin tüm dikkatini Türkiye üzerine çekmeyi başardı! 1995-2003 yılları arasında gelen toplam 11.1 milyar Dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırımına karşılık son 2.5 yıldaki rakamın 7 milyar Dolar’ı bulması ve başı da Arap Sermayesi’nin çekmesi bunun en büyük kanıtıdır. Daha ne yapsın bu başbakan?
Zaten ekonomiden sorumlu devlet bakanımız Sayın Babacan da 48 yıllık sürede, yıllık olarak bazı istisnalar dışında yabancı sermaye miktarının ortalama 1 milyar Dolar seviyesini aşmadığını ancak 2003 Yılı’nda 1.7 milyar Dolar, 2004 Yılı’nda 2.8 milyar Dolar seviyesine ulaşıldığını belirtiyor.
Babacan ilk 1 aylık dönemde Türkiye’ye giren yabancı yatırım miktarının ise 2 milyar 909 milyon Dolar olduğunu ve bu rakamın geçen yılın aynı döneminde 1 milyar 910 milyon Dolar olarak gerçekleştiğini kaydediyor. Kısacası, AKP İktidarı’nın dünyanın nabzını tutan uluslararası politikaları sayesinde hızla yabancı sermaye ile yek vücud oluyoruz!
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan; YASED Konferansı’nda da konunun altını çizdikleri üzere, her fırsatta yabancı sermayeli şirket sayısının artışından söz ediyorlar. İşte bu gelişmişliğin, çağdaşlığın, dışa açılımın bir sembolüdür!
Hazine Müsteşarlığı’na bağlı Yabancı Sermaye Genel Müdürlüğü İstatistikleri’ne göre 1 Ocak 1954 Tarihi’nden 31 Aralık 2002 Tarihi’ne kadar olan sürede Türkiye’de kurulan yabancı sermayeli şirket sayısı yalnızca 5 bin 584 iken 2003 Yılı’ndan bu yana yaklaşık 3 yıl içinde toplam 11 bin 622’ye yükselmiştir.
Dolayısıyla 1954’ten 2003’e kadar 48 yılda 5 bin 584 adet yabancı sermayeli şirket kurulmuşken, 2003 Yılı’ndan bugüne 6 bin 38 yabancı sermayeli şirketin kurulmuş olması; büyük bir atılım örneğidir!
AB Süreci ve siyasi istikrarla birlikte 2003’te 23.5 milyar Dolarlık yabancı sermaye girişi sağlanması ise; bir cumhuriyet tarihi rekorudur!
Ayrıca bu yılın ilk 6 ayında özelleştirmeler kanalıyla sağlanan yabancı sermaye girişi ise 12 milyar Dolar’dır.
Sonuçta bu da gösteriyor ki; izlenen sağlıklı özelleştirme politikası yabancı sermaye kapasitesini artırabilmek adına oldukça etkili bir yöntem oldu.
MÜSİAD Başkanı Ömer Bolat’ın “Yabancı sermayede istemezük cephesi oluştu..” söylemi de gayet yerindedir zira herşey yolundayken neden öküz altında buzağı aranıyor anlamak mümkün değil!
Mevcut Ekonomik Manzara
“Pembeden Türkçe’ye” Çevrilirse...
Aslında “AKP’den Türkçe’ye - Türkçe’den AKP’ye” ya da “Türkçe’den medyaya - medyadan Türkçe’ye” şeklinde hazırlanmış sözlükler olsa; halkın gözünün içine baka baka çizilen pembe tablolar direkt açığa çıkacak lakin henüz öyle bir çalışma olmadığı için milli menfaatleri gözeten ve gördüğünü söyleyebilme özelliğini kaybetmemiş çevrelerin bu çevirmenlik işini üstlenmeleri gerekiyor.
Örneğin IMF Türkiye Temsilcisi Hugh Bredenkamp’in cari açığın özel sektör yatırımlarında görülen artışı yansıtan bir durum olduğunu ancak bunun kontrol edilemeyecek boyuta varmasının tehdit doğurabileceğini ifade etmesinin, AKP’ye gönülden ve göbekten bağlı medyaya (medyanın doğrudan AKP’li kısmı) “Cari açık bir başarı belirtisi!” şeklinde yansıması; bu farklı dilin en net örneği...
Kısacası Merkez Bankası’nın, Ocak-Eylül Dönemi’nde 10.619 milyon Dolar olan cari işlemler açığını 2005 Yılı’nın aynı dönemi itibarıyla % 54’lük artış çerçevesinde 16.352 milyon Dolar olarak açıklaması; o kadar da korkulacak birşey değilmiş..!
Şimdi çizilen bu güllük gülistanlık tablonun Türkçe çevirisini yaparsak; acaba neler düşer seyrimize?
Ve işte bu seyrin en kilit noktalarına işaret eden 2 temel soru;
1) Hem Türk Ekonomi Tarihi’ne ve siyasetine, hem de “küresel sermaye”nin bugüne kadar gelen tarihi sürecine bakıldığı vakit; acaba “yabancı sermaye”nin bir ülkeyi kalkındırma ve o ülkeyi kendi ayaklarının üzerinde duran gelişmiş ve bağımsız bir ekonomi haline getirme kapasitesi ne yönlerde tecelli etmiştir?
2) “Yabancı sermaye”nin, “emperyalizmin legalize olmuş bir boyutu” olarak açığa çıkıp girdiği ekonomiyi salt kendi köklerini genişletebilmek adına edilgen bir konuma, abartısız sadece ve sadece bir “pazar”a dönüştürme sürecini bilen, bu filmi dünya üzerinde kerelerce izlediği ve niyeti bildiği için vurguncu bir mantıkla geldiği ortada olan yabancı sermayeye karşı tepki koyan bir zihniyet; gerçekten ırkçı, ilkel ve düz mantık üzere hareket eden “kör” bir anlayış mıdır, yoksa tam tersine bir “fırsatçılar ülkesi” haline getirilmek istenen ülkesine sahip çıkmak adına konuya eleştirel yaklaşan bilinçli bir bakış açısı mıdır?
***
Herşeyden önce; acaba bu ülkede yabancı sermaye akışı sağlayabilmek adına geçmişten günümüze sağlanan kolaylıklar ya da tavizler ne zaman sonuç vermiştir ona bakmak lazım!
Bu yöntemi kurtuluş olarak gören tek iktidar AKP İktidarı, tek başbakan da Recep Tayyip Erdoğan olmadığına göre; Adnan Menderes ya da Turgut Özal gibi örnekler iyi okunmalıdır.
Türkiye’ye “yabancı sermaye”nin davet edilmesi; 1 Ağustos 1951’de çıkarılan Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu ile sağlanmış olmakla birlikte; aslında ülkenin “emperyal sermaye”ye ilk açılımı 1947 Truman Doktrini çerçevesinde olmuştur.
Bunu, CHP’nin aynı yıl çıkardığı bir kararname ile emperyalist sermayeyi davet etmesi ve 1950’de de yabancı sermayeyi desteklemek için kanun çıkarılması izlemiştir.
DP’nin çıkardığı kanun ise yabancı sermaye yararına yenilikler getirmiş ve bu kanunla yabancı yatırımcılara, ülkeye giren yabancı sermayenin % 10’unu aşmamak şartıyla karlarının bir bölümünü ülke dışına çıkarma hakkı tanınmıştır. Ayrıca yerli sermaye sahiplerine tanınan hak ve imtiyazlardan da yararlanmaları sağlanmıştır.
1951 Yılı’nda çıkarılan kanunla istenilen sermaye akışını gerçekleştiremeyen DP İktidarı; 18 Ocak 1954 Tarihi’ne gelindiğinde Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu’nu çıkarmış ve sağlanan kolaylıkları yeni açılımlarla genişletme yoluna gitmiştir.
Derken 1980’li yıllarda yabancı sermaye girişi yıllık ortalama 90 milyon Dolar olarak gerçekleşmiş ve takip eden yıllarda da artmıştır.
Ne var ki yabancı sermayeyi çekeceğiz diye sürekli doz aşımına gitmek suretiyle verilen tavizler bugün öyle bir boyuta gelmiştir ki; “yabancı sermaye” ülkede istihdam alanı sağlayarak, köklü yatırımlar gerçekleştirmek suretiyle bir kalkınma hamlesi haline gelmek şöyle dursun, bizim malımızı bize satan, kendi ucuz işgücüne bizim topraklarımızda istihdam sağlayan ve bu şekilde bizi konulup göçülecek ve nemalanılacak bir “pazar” haline getirerek “Kalkındırıyoruz!” diye diye sömüren bir “sözde çözüm” haline gelmiştir.
Kısacası, yıl sonu için hedeflenmesine rağmen son 8 ayda 15.4 milyar Dolarlık bir korkutucu düzeye erişen cari açık gitgide tırmanırken ve özelleştirmelerden edinilenler de dahil neredeyse tüm gelir IMF ödemelerine kilitlenerek sıfır kalkınma yatırımı ile AB standartlarını yakalama yolunda top koşturulmaya çalışılırken vur kaç mantığına dayalı böylesi bir yabancı sermayenin, Türkiye’nin derdine ne derece derman olabileceği tüm açıklığıyla ortadadır...
Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) verilerine göre bu yılın Ocak - Ağustos döneminde ithalat % 20 artarak 74 milyar 761 milyon Dolar olarak gerçekleşmiş, geçen yıl Ocak - Temmuz döneminde 22 milyar 581 milyon Dolar olan dış ticaret açığı ise bu yıl aynı dönemde % 26.5 artarak 28 milyar 555 milyon Dolar’a yükselmiştir.
Ağustos sonu itibarıyla son bir yıllık cari açık da (döviz açığı) 20.7 milyar Dolar’a tırmanmıştır. Oysa bu rakam 2004’te 14.2 milyar Dolar, 2003’te ise 5 - 8 milyar Dolar olarak gerçekleşmiştir.
Sonuçta cari işlemler açığı, “borçlanma” ve “niteliği pek belli olmayan sıcak para” (ki bu paranın Ocak-Ağustos 2005 itibarıyla 4.966 milyon Dolar’a tekabül ettiği belirtilmektedir.) ile karşılanırken bu paranın herhangi bir nedenle ürküp geri kaçmasının Türkiye Ekonomisi için tam anlamıyla bir infilak olacağını öngörmek o kadar da zor olmasa gerektir.
Ki etnik karışıklıklardan teröre ve Türkiye Ekonomisi’nin IMF odaklı ekonomik programlarla küresel gelişmelere endeksli bir ekonomi haline getirilişine varıncaya kadar parayı ürkütebilecek bir çok neden sayılabilecekken...
“Yabancı” Değil
“YALANCI SERMAYE”
ve
“Sermaye Barışçısı Bir Başbakan”ın
Tarihi Mücadelesi
Sözü edilen gerçeklerle yüzleşmiş bir zihniyetin hassasiyetlerini sırf kendi işine taş koyduğu ve uluslararası düzeydeki siyasi rantına mani olduğu için “sermaye ırkçısı” ifadesiyle nitelendiren, tıpkı “demokrasi” ya da “dinlerarası diyalog ve uzlaşı” şeklindeki vitrin süslerinin arkasına saklananlar gibi “demogoji” üzerinden iş çeviren ve kapı kapı gezerek “Aman Türkiye’ye bir yabancı sermaye!” söylemiyle sözde rekorlara imza atan bir başbakan!
Hem öyle keskin çözümleri olan bilge bir başbakan ki; cari açığı ve ithalat ile ihracat arasındaki makasın açıldığını işaret edenlere şu aşmış tavır ile yanıt veriyor;
“İthalaat çok hızlı artıyor diyorlar! Yahu senin Türkiye Ekonomisi’nin son dönemde % kaç büyüdüğünden haberin var mı hiç? Artacak tabi!
Ayrıca borç konusu şu mevcut istikrar ortamı içinde o kadar da önemli bir husus değildir. Bakın ABD’ye, Japonya’ya! Adamların onca borcu var ama hiç dert etmiyorlar! Niye! Çünkü ekonomileri büyüyor da ondan!
Bizim için de aynı şey geçerli. Bu hususlara takılıp kalmamalı!”
Adına “yabancı” denilen sermayenin bizim ülkemizde bizden daha iyi ticaret yaparak Türkiye’yi “salt veren, hiçbir şey almayan edilgen bir pazar ekonomisi” haline getirme ve İstanbul’un en güzel yerlerini parselleyerek “Yatırıma geliyoruz işte! Daha ne istiyorsunuz!” edasıyla Türkiye’de boy gösteren Körfez Sermayesi’nin de yağlı kuyruklardan pay alabilmek adına birbiriyle yarışma süreçleri devam ededursun; Sayın Başbakan da “bürokratik oligarşi duvarı”nı aşmaya çalışıyor!
Bürokrasinin tepe noktasında bulunan bir ülke yöneticisinin bu söylemini nasıl okumak lazım acaba?
Ya da Recep Tayyip Erdoğan hangi ülkenin başbakanıdır?
***
Katar’a yaptığı fetih gezisindeki açıklamalarından da anlaşılabileceği üzere; o bir “sermaye barışçısı” artık!
“Sermayenin dini, dili, ırkı yoktur! Para civa gibidir hemen yatağını bulur, oraya akar.” diyen bu uzlaşmacı anlayışın sahibi aynı zaman da çok iyi bir sermaye organizatörü.
Katar gezisinde atıklardan enerji üreten bir proje için Bakan Ali Babacan’la görüştüğünü ancak sonuç alamadığını söyleyen bir Türk işadamına “Hemen hiç durma bana gel. Ali kardeşim ayrı sahada.” diyen bu yetenekli organizatörü, hele ki Telekom Özelleştirmesi’ndeki dehasını yakinen gördükten sonra tebrik etmemek mümkün değil!
Ne var ki bu ayrı sahada olduğu zikredilen kişiyi biz ekonomi bakanı olarak biliyorduk, demek ki yanılıyoruz...
***
“Yabancı sermaye”nin “yalandan bir çözüm” olduğuna işaret ederek “Yabancı değil, yalancı sermaye!” tezimizi doğrulayan bir başka isim ise yeni milenyum liderleri arasında gösterilen, Özgürlük ve Demokrasi Enstitüsü (Liberty and Democracy Instutute) Başkanı Hernando de Soto.
Zira Türkiye’nin ekonomik gelişme için “yabancı sermaye”den çok “kendi iç pazarındaki potansiyel”e yoğunlaşması gerektiğini belirten Hernando de Soto;
“Türkiye gibi ülkeler yabancı paranın gelmesini beklemek yerine iç yatırımları üretken hale getirmeye çalışmalıdır.” diyor...
Sonuç olarak; “siyasi şov” açısından bir hayli bereketli geçen YASED Konferansı’nda Amerikalılar’ın “Bir şey bozuk değilse tamir etme!” sözünü hatırlatarak “Şimdi bir şeyler yolunda gidiyorsa buna çomak sokmaya gerek yok!” diyen başbakana “Ah biraz da Türk Atasözleri’nden haberdar olsa da; boşuna bu kadar zorlamasa kendini!” diyerek
“GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANMAZ!”
sözünü hatırlatmayı uygun görüyoruz!
***
Nihayetinde başbakan toplantının başlığının “fırsatlar ülkesi” konulmasını hem zamanlama, hem de misyon olarak çok yerinde ve anlamlı bulduğunu söyleyedursun; bir “fırsatçılar ülkesi” haline getirilmek istenen Türkiye’de hangi “yerli” ve yabancı fırsatçıların cirit attığı, bilmesi gerekenler tarafından biliniyor!
Kamuoyuna düşense; çizilen pembe tablolara körü körüne kapılmak yerine, 2002 Genel Seçimleri’nde yaşanan “28 Şubat programlı bir demokrasi kazası”nın tekerrür etmemesi adına fazlasıyla uyanık olmak, sabır ve dikkatle süreci izlemek...
Saygılar
SESAR