PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Milli Şahsiyet



türükbil
12-31-2005, 21:48
Milli Şahsiyet .....................Muhiddin NALBANTOĞLU

Günümüzde politikacıların ağızlarından çıkan sözlerle meydana gelen medya yorumları bir alt kimlik, üst kimlik tutturmuşlar. Türkiye milli devleti otuz asırlık bir geleneğin oluşturduğu ve eskilerin deyimiyle bir "devlet-i ebet müddet" devlettir. Yani bir kabile halkı ve bir Afrika ülkesi değiliz. Tarihin bütün çağlarında milli kimliğimizle yaşadık, milli devletimizle "Kutsal Türk Devleti" olarak yaşadık. Yalnızca şu son doksan yıl içinde ve özellikle de Mustafa Kemal Paşa''nın zuhurundan günümüze kadar bu milli kimliğimiz bir "kaziye-i muhkeme" olarak bütün ruh ve gönüllere işlemiş durumdadır. Her Türk''ün hücrelerine kadar işlemiş durumdadır. Bu durum ortada iken, ortaya atılan bu "nev''zuhur" söylemler de nereden çıkıyor. Bizim gazetenin pek çok köşe yazarı bu konuda gereken açıklamaları ve münasip ağızlara gereken cevapları vermişlerdir. Biz burada emsalsiz bir yorumu dile getirmek istiyoruz. Bu yorum, dünkü yazımızda yirminci ölüm yılından söz ettiğimiz, büyük insan, hocaların hocası rahmetli Mehmet Kaplan''ındır. Bakınız, "Milletlerin Şahsiyeti" başlığı altında topladığı veciz yorumunda ne diyor:

"Tarihin başlıca özelliği tekrarlanmayışıdır. Fatih dünyaya bir kere gelmiştir ve İstanbul bir kere fethedilmiştir. İstanbul fethedildikten sonra, Türk ve dünya tarihi değişmiştir. Türkler İstanbul''u aldıktan sonra onu her gün değiştirmişlerdir. Bir zamanlar İstanbul''da ne Süleymaniye Camii, ne Sultanahmed, ne de Yeni Cami vardı. Boğaziçi''nde Abdülhak Şinasi''nin öve öve bitiremediği yalıları, yalı hayatını Türkler icat etmişler ve yine Türkler yıkmışlardır. Şimdi Boğaz''da muhteşem bir köprü inşa edildi. Bu köprü Boğaz''ın sadece manzarasını değil, civarını da değiştirmiştir ve değiştirecektir.
Türkler Anadolu''ya geldikten sonra, burada Bizans medeniyetinin yerine yeni bir medeniyet kurmuşlardır. Bu medeniyet, Arap, İran ve Bizans unsurlarını ihtiva etmekle beraber, terkip, inşa ve üslûp tamamıyla Türk''e mahsustur.

Bu yapıya eklenen her eser onu değiştirmiştir. Bundan daha önemli olan şudur: Türk, Anadolu''ya geldikten sonra bu topraklarda, yeni bir tarih ve medeniyet kurarken değişmiştir. Yapılan her hareket, eşya ile beraber bizi de değiştirir. Eser insana tesir eder. Hacı Bayram Veli bu hakikati: ''Ben dahi yapıldım / Taş-u toprak arasında'' sözleri ile çok güzel ifade eder. Anadolu''da toprağa yerleşen, köy ve şehir kuran, medrese, tekke, çarşı, konak ve devlet dairesinde terbiye gören Türk, artık Orta Asya bozkırlarında at koşturan Türk değildir. Dede Korkut Kitabı ile Yunus Divanı''nı, Yunus Divanı ile Safahat veya Mai ve Siyah''ı dikkatle karşılaştıran biri bunu açıkça görür.

Her eser, içinde meydana geldiği zaman ve mekânın damgasını taşır. Her eser, yaratıcısını da aksettirir. Fakat tesir karşılıklıdır. İslâmiyet Türklerin günlük hayatına beş vakit namazı, namaz camii, şadırvanı, minareyi, imamı, cemaati getirmiştir. İnsanı, zaman, mekân, hareket, duygu ve inançlardan ayrı düşünebilir misiniz?
Her memleketin coğrafyası, imkân ve zaruretleri farklıdır. Ben Sivrihisar''da doğdum. Denizi lisenin son yıllarında gördüm. Hâlâ yüzme bilmem. Deniz kıyısında daha çocukken dalga ve kumla oynayan bir insanın hâtıra ve çağrışımları elbette benimkinden farklı olacaktır. Bozkır bana denizden çok tesir eder.

Ya aile çevresi, okul, sokak, komşu? İnsan vücudu son derece hassastır. Dış âlemin bütün tesirlerini hisseder. İnsanı içinde doğduğu ve büyüdüğü maddi ve manevi çevreden ayrı düşünemezsiniz. Her insanın ayrı bir biyografisi, bir romanı, bir şiiri vardır.

Fakat insan sadece tesir altında kalmaz. Yaratır da. İnsan aktif bir varlıktır. Eserler ve hareketler bizi dünyaya karıştırır. Dünyanın aşında herkesin tuzu vardır. Sabahları sokakları süpüren fakir çöpçü, senin de!

Ağaçları seyretmek hoşuma gider. Askerken, kışladan şehre gelirken, yolda ne kadar ağaç varsa, hepsini tanırdım. Hepsinin duruşu, dallarını göğe yükseltişi farklı idi. Hiçbiri ötekine benzemiyordu. Tıpkı insanlar gibi onlar da bir şahsiyete sahip idiler.

Bir ormancı bu gerçeği ilmî olarak izah edebilir. Her ağacın dikildiği toprak ötekinin aynı değildir. Canlı olduğuna göre, her ağacın aldığı gıdayı bünyesine katışı, işleyişi de farklı olmak gerekir. Ya mevsimler, günün saatleri, gölge, ışık, rüzgâr...Bunların canlı uzviyet üzerinde tesirsiz olduğu söylenebilir mi? Ağaçların her birine ayrı bir şahsiyet veren, kendilerine has yaşantılardır.

Milletleri tarih, fertleri başlarından geçen vakalar ve yaptıkları hareketler ''şahsiyet'' haline getirir. Ne milletlerin, ne de insanların yerine başkalarını koyamazsınız. Onlar yegânedirler. Tıpkı gerçek sanat eserleri gibi. Sanat eserlerine özellik veren de zaten onların millet ve şahsiyetlerin ifadeleri olmaları değil midir? Ressamın fırçası, ressamın bütün şahsiyetini tabloya, mum üzerine damga basar gibi kazar."

Günün Fıkrası

Dördüncü Murat, tütünü yasak edip içenleri idam edip kahvehaneleri de yıktırdığı sıralarda, kıyıda bucakta tütün içmeye mahsus yerler bulunduğu ve bilhassa Üsküdar''da Miskinler tekkesi civarında da böyle bir mahallin mevcut olduğu kendisine haber verildiğinden derviş kıyafetine girerek Üsküdar''a geçer ve orayı bularak içeri sokulur. Kahveci evvelâ farkında değil:
-Buyurun dede sultan! Ne içersiniz? deyince, derviş:
-Kahve! Cevabını verir. Fakat kahveci kulağına eğilerek:
-Tütün de içer misiniz? diye sorup da, "hayır!" cevabını alınca, böyle yasak bir şeyi teklifinden dolayı korkar ve bilhassa padişahın derviş kıyafetiyle gezdiği de aklına gelince korka korka kahveyi getirir ve sual eder:
-Dede sultan! İsmi şerifiniz?
-Murat.
Kahvecide şüphe büsbütün artar, eli ayağı titrer. Benzi atarak son bir sual daha sorar:
-Hanlığınız da var mı?
-Var.
Cevabını da alınca, içeri kısımda keyif çatlatan tütün tiryakilerine:
-Ağalar! Hazır olun cenaze namazına, der ve düşer, bayılır.
Kitapların kaydına göre herifin hali hoşuna gittiğinden padişah bunların hepsini affetmiştir.