PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Cinci Hocası Kim?!



maturidi
01-29-2006, 11:24
Erdoğan Hükümeti’nin Cinci Hocası Kim?! - Hayrullah Mahmud

Unakıtan, belki de Maliye’nin elindeki bilgileri açıklamaktan “hukuken sorumlu tutulmamak” için tevil yoluna gitmeyi tercih etmiş olabilir!
Hayrullah Mahmud'un yazısı

YERLİ WATERGATE YA DA ERDOĞAN HÜKÜMETİ’NİN CİNCİ HOCASI KİM?!

AK’çeli polemik?!

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın, CHP ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı hedef alan “Bir siyasi partinin bankalarda 150 milyon YTL, liderinin de milyon YTL düzeyinde muazzam parası var” iddiları bağlamında, Osmanlı tarihinden ilginç bir porte yansıtayım…
Genç tarihçi Erhan Afyoncu’nun, “Sorularla Osmanlı İmparatorluğu III” başlıklı kitabının, 170. sayfasından elifi elifine aktarıyorum:
(…)

Osmanlı Padişah’larının bir kısmında müneccimlere ve nefesi kuvvetli hocalara karşı büyük bir eğilim vardı. Padişah’ların içinde bu işlere en fazla önem verenlerden biri de Sultan İbrahim'dir.
Sultan İbrahim çocukluğundan itibaren sıkıntılı günler geçirmişti.
Bu yüzden tahta çıktığında, “psikolojik durumu” iyi değildi.
Bu sıkıntılarını gidermek ve erkek evlat sahibi olabilmek için birçok üfürükçü ve müneccimi sarayına doldurdu.
Ancak, bunların içerisinde hiç kimse ileride, “Cinci Hoca” lakabıyla anılacak, Hüseyin Efendi kadar meşhur olamadı.
Safranbolu’da doğan Hüseyin Efendi, o bölgenin meşhur bir hoca ailesinden geliyordu.
İlk eğitimini babası Şeyh Mehmed Çelebi’den alırken büyücülüğü de öğrendi!
Daha sonra eğitimini tamamlamak için İstanbul'a geldi ve burada Süleymaniye Medresesi’ne devam etti.
Burada öğrenciliği devam ederken, “kuvvetli nefesi” olduğu ve okuduğu dualarla her derde çare bulduğu haberleri İstanbul'un her yerinde konuşuluyordu.
Medresedeki hocasının başka bir göreve gitmesi üzerine geçimini sağlamak için kendisini tamamen sihir işlerine verdi.

CİNCİ HOCA

Bu durumu “medrese”de hoş karşılanmadı ve Hüseyin Efendi dışlandı!
Medreseden mezun olamamıştı; ama şöhreti İstanbul'un her yerine yayılmıştı.
Bu sırada saraya gelen hocaların hiçbirisi Sultan İbrahim'in rahatsızlıklarına çare bulamamıştı. Onun ününü duyan Kösem Sultan, oğlunun tedavisi İçin Hüseyin Efendi'yi saraya çağırdı. Artık “Cinci Hoca” diye anılan Hüseyin Efendi, her gün saraya gelerek kokmuş nefesiyle “Emirül-Müminin” ve “İmamü’l-Müslimin”in suratına üfledi.
Sultan’ın onun gelmesinden sonra günden güne iyileşerek, rahatlaması şöhretini iyice arttırdı. Artık sarayda bir dediği iki edilmiyordu.
Padişah katında büyük bir iltifat gören Hüseyin Efendi'ye saray verildi ve 1642 yılında medrese tahsilini “tamamlamamış durumda olmasına rağmen” Süleymaniye Medreseleri'ne hoca olarak tayin edildi!
1644'te devrin en güçlü adamı Sadrazam Kemankeş Kara Mustafa Paşa’yı öldürtünce bütün ipler onun eline geçti.
Anadolu Kadıaskeri oldu!
Hakkındaki iş takipçiliği yaptığı ve rüşvet aldığı gibi iddialar yüzünden bu görevden dört defa alındı, ancak her defasında geri geldi.
Bazen İstanbul dışına sürüldü ise de bir yolunu bulup Padişah’ın affıyla geri döndü.
Artık “Cinci Hoca” diye anılan Hüseyin Efendi, Sultan’ın gözdelerinden Şekerpare Kadın ve Yusuf Paşa ile işbirliği yaparak, devlet yönetiminde etkili birisi olmuştu.
Devlet kadrolarına yapılacak tayin veya azillere karıştı.
Girit seferinin açılmasında dahi etkili oldu.
Kendisinin denetiminde olan medrese hocalıkları ve kadılıkları rüşvetle sattı.
Hatta bazı görevler için açık artırma düzenledi. Bu sayede büyük bir servet sahibi olmuştu.
Cinci Hoca'nın talihi Sultan İbrahim’in ölümü ile değişti.
Hamisini kaybetmişti.
Yeni Padişah Dördüncü Mehmed'in tahta çıkması dolayısıyla askere verilecek para Hazine’de olmadığı için devrin Sadrazamı Sofu Mehmed Paşa, ondan 200 kese, yani 8 milyon akçe istedi.
Fakat “Cinci Hoca” bunun on beş-yirmi misli fazla bir servete sahip olmasına rağmen buna yanaşmadı. Bu hareketi ile aslında ölüm fermanını imzalamış bulunuyordu. Çevresi durumun kötü olduğunu belirtip, onu bu parayı vermesi için uyarınca bîr miktar ayarı düşük para vermeye razı oldu.
Ancak iş işten geçmişti.
Bu davranışına kızan Sadrazam’ın emriyle Çavuşbaşı Abdülfettah Ağa, adamlarıyla “Cinci Hoca”nın evini bastı.
Onların gelmesi üzerine evinin damından atlayıp, komşusunun evine sığınan Hüseyin Efendi yakalandı.

CİNCİ AKÇESİ

Parasının yerini söylemesi için dövüldü.
Yediği dayağa rağmen istenilen parayı vermeye yanaşmıyordu.
Bunun üzerine evi arandı, yüzlerce kese akçe, altınlar, mücevherler, kürkler bulundu.
Onun bütün resmi evrakı incelenerek yediği rüşvetler ve usulsüz aldığı paralar hesaplandı. Nakit parası 3 bin kese, yani 120 milyon akçe olarak belirlendi.
Sakladığı diğer paraların yerini söylemesi için devrin meşhur celladı olan ve Sultan İbrahim’i de öldüren Kara Ali tarafından işkenceye alındı.
İşkence sonucunda sakladığı yüzlerce kese parası bulundu.
Cinci Hoca’nın servetinin büyük bir bölümü ayarı düzgün paralardan oluşuyordu.
O devirde bu şekilde para bulmak çok zordu.
Cinci Hoca’nın servetinin bir kısmı askere cülus bahşişi olarak dağıtıldı.
Bu paralar halk arasında “Cinci akçesi” diye anıldı.
Ancak…
Düzgün ayarlı bu paralar bir süre sonra devlet tarafından toplatılarak, darphanede eritilip, içindeki gümüş oranı düşürüldü.
“Cinci Hoca”nın servetinin tamamına devlet tarafından el konulmamıştı.
Süleymaniye Vakfı’ndan haksız yere al*dığı 1 milyon iki yüz bin akçe bu vakfa iade edildi. Karısına, “mihr-i müecceli” olan l000 altın verildi.
Bir süre hapsedilen “Cinci Hoca”, manevi gücünden korkulduğu için Osmanlı'nın Afrika'daki en uzak bölgesi olan Habeş Eyaleti'nin, İbrim Sancağı'na “Sancak Beyi” olarak tayin edilerek İstanbul'dan uzaklaştırılmak istendi.
Bu görevine giderken Karacabey civarında romatizması yüzünden gidemeyeceğini belirtip, geri dönmek için izin istedi.
Kırım Hanı'nın da aracı olması üzerine geri dönmesine müsaade edildi.
Ancak yıllarca topladığı servetini kaybetmeyi kabullenemiyordu.
Her yerde mal ve paralarının haksız, yere gasp edildiğini, servetinin ancak onda birinin Padişah’ın hazinesine girdiğini, kalanın sadrazam ve diğer ilgililerce cebe atıldığını söyledi. Adamları da her tarafta ileri geri konuşuyorlardı.
Bu durum devlet adamlarına rahatsızlık verdi ve 1648’in Kasım’ında öldürüldü.

YERLİ WATERGATE?!

Nitekim…
Her ne kadar, Bakan Unakıtan, Yeni Şafak’a manşet olan “sözleri”ni yalanlasa da, herkes tırnak içindeki ifadelerin kime ait olduğunu biliyor.
Unakıtan, belki de Maliye’nin elindeki bilgileri açıklamaktan “hukuken sorumlu tutulmamak” için tevil yoluna gitmeyi tercih etmiş olabilir!
Çünkü, yürürlükteki “Bankacılık Kanunu”na göre yapılan ifşaat suç kapsamında!
Maliye Bakanı’nın yaptığı hareketin, ABD’deki “Watergate skandalı”ndan hiçbir farkı yoktur!
Ortada bankacılık kanununa aykırı bir işlem olmadığı halde, siyasi rakibi hakkında, “kişisel kini”nden kaynaklanan sebeplerden dolayı, kamuoyunun kafasında “soru işareti” yaratmaya çalışmıştır!
Onun için Kemal Unakıtan, şu an itibari ile bir dakika dahi o koltukta oturamaz!
Oturmamalı da!
Herkes şurasını çok açık ve seçik olarak bilmeli ki, Unakıtan, “Maliye Bakanlığı” koltuğunda oturmaya devam ettiği sürece, Türkiye’de hiçbir mevduat sahibi güvende değildir!
Mali Piyasalar’ın ruhundan anlayan herkes bilir ki; herhangi bir insan için “yatak odası” ne anlama geliyorsa, bankadaki mevduatı da aynı anlama gelir.
Bu bakımdan, Bakan Unakıtan, amiyane tabirle, bir siyasi parti ve onun genel başkanının hesap hareketlerini röntgenlerken açığa düşmüştür.
Yaptığı bir suç, ifşa ettiği ise bir başka suçtur!
Başbakan Erdoğan’ın “ceza kesmesi” farz olmuştur!
Başta Deniz Baykal olmak üzere, Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar’ın mecbur olmadıkları halde, “sır hesap”ları hakkında açıklama yaptığı bir ortamda, AKP Hükümeti suskun kalamaz!
Zaten kalmamalı da!
Şimdi sıra Erdoğan’da!
Ki, bugünkü Sabah’ın manşetinde, “Ben Türk Lirası değil, Benjamin Franklin severim, hazırlayın Benjamin’lerimi” diyen Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın, iktidar gücünü kullanarak, Çamlıca’daki “Sit alanı”na inşa ettirdiği vilları vardı.
AKP iktidarı döneminde, tüm “Ak’çeli işler”in ve “Ak’çeli ilişkiler”in içinde adı geçen Bakan Unakıtan, bakalım farklı banka hesaplarındaki “Benjamin Franlin”lerinin miktarını açıklayabilecek mi?!
Ve…
Son olarak…
Şimdi buradan herkese 100 Puanlık uzman sorusu:
1600’lü yılların Osmanlı’sının “Cinci Hoca”sı; Hüseyin Efendi’ydi!
Peki sizce, 2006 Türkiye’sinde (AKP Genel Merkezi’ne davet edilen Cinci Hocalar mevzusuna şimdilik kaydıyla girmiyorum, nasılsa onun da zamanı gelir), Erdoğan Hükümeti’nde, “Cinci Hoca” lakabını almayı en çok hangi Bakan hak ediyor?!

Sevgiler

Hayrullah Mahmud