maturidi
02-05-2006, 20:03
Kıbrıs Mücahitlerinin Anavatana Dönüşü ................Muhiddin NALBANTOĞLU
Bilindiği gibi Türk Kurtuluş Savaşı yeryüzündeki son Türk devletinin istiklâlinin ve bütün varlığının sona ermemesi için yapılan büyük bir mücadelenin adıdır. Bu savaşın en korkulu günlerinde Anadolu''da, Ankara önlerinde son direnişler yapılırken, İngiliz işgali altındaki Kıbrıs Adası''ndan ''Anadolu mücahedesine imdat için gelen'' Kıbrıslı Türk gençleri vardı. Baba ocağından, ana kucağından uzak bir ülkeye imdat için giden bu gençler, yollarını kaybede bula Ankara şehrine varıyorlardı. Bunların pek çoğu Sakarya boylarında şehit olmuşlardı. Geriye dönenler Kıbrıs''taki köylerine, kasabalarına ulaştıklarında korkunç bir durumla karşılaşmışlardı: Köyleri ya çevredeki Rumlar tarafından bütün halkıyla beraber yakılıp yıkılmış; ya da bütün aileleri efradı korkunç baskılar altında Hıristiyanlaştırılmışlardı. Anadolu hareketi yeryüzündeki son Türk devletinin istiklâlinin kazanılması ve uçsuz bucaksız yepyeni bir Türk devletinin tarih sahnesine doğmasıyla muzaffer olmuştu. Aradan uzun yıllar geçti. Kıbrıs bu defa yeryüzündeki en canî düşmanlarımız olan Rumların tasallutu altında inliyordu. O günlerde anavatanları Türkiye''de tahsilde bulunan binlerce Kıbrıslı Türk genci vardı. Kurtuluş Savaşı''nda İstanbul''daki tahsillerini yarı bırakarak Anadolu mücadelesine koşan askerî okul öğrencileri, Tıp Fakültesi öğrencilerinde olduğu gibi bu defa Kıbrıslı Türk gençleri İstanbul ve Ankara''daki yüksek tahsillerini yarıda bırakarak Kıbrıs''ın yani anne ve babalarının, kardeşlerinin imdadına koşmuşlardı. Günümüzden tam kırk sene evvel, 1966 yılı Şubat''ı başlarında bu Kıbrıslı mücahit babayiğit Türk gençleri, aralarından pek çok şehit verdikten sonra yeniden anavatanlarındaki tahsillerine devam için Türkiye''ye dönmüşlerdi. Şimdi biz burada eski ustalarımızdan Şemsi Kuseyri''nin yazdığı ve ünlü foroğrafçılarımızdan Ozan Sağdıç''ın resimleriyle yayınlanan zamanın en ünlü magazin dergisi olan ''Hayat'' tan bir bölüm alarak bu önemli tarihi olayı yeniden canlandıralım:
''Ankara Üniversitesi, sömestr tatilinin arifesindeydi. 31 Ocak günü, birinci sömestrin son derslerine girmek için Ankara''da kalanlar, fakültelerine gruplar halinde gelen gençlerin etrafına toplanmışlardı.
Sakin sakin koridorlarda dolaşan, eski arkadaşlarının yakın ilgileriyle karşılaşan yeni gruplar, Kıbrıs''tan gelen mücahitlerden bir kısmı idi. Yıllardan beri dağ tepelerinde gece, gündüz demeyip nöbet tutan bu insanlar aslında, tatilden yeni dönmüş gibi dinç ve diriydiler. Kendilerine sorulan sualleri kısa cümlelerle cevaplandıran gençler, dönüşlerinin hiçbir şey değiştirmeyeceğini ve Ada''daki Türklerin mukavemetinin gevşemeyeceğini söylüyorlardı.
Üniversite ve yüksek okullarımızın muhtelif sınıflarında, tahsillerine devam ettikleri bir sırada, Kıbrıs''ta patlak veren buhran üzerine, Yeşil Ada''ya koşan gençler, şimdi yeniden öğrenimlerine devam etmek için Ankara''ya dönmüşlerdi.
Millî Mücadele''de de böyle olmuştu. Anadolu''yu Yunanlılardan kurtarmak için, okullarını bırakarak cepheye koşan gençlerin bıyıkları henüz terlemekteydi. Yıllarca cephede kaldıktan ve büyük bir çoğunluğu şehit olduktan sonradır ki, Anadolu kurtarılabilmişti. Yıllar sonra Yavru Vatan için de tarih tekerrür ediyordu.
Hepimiz Birimiz İçin
Büyük işler yapan insanlar az konuşur derler. Genç mücahitlerin de durumu bu idi. Konuşmaktan, isim vermekten, hele bizzat kendilerinin tek tek yaptıklarını söylemekten âdeta utanıyorlardı.
''Gittik, düşmanla döğüştük, şehit verdik, yaralılarımız oldu. Fakat düşmanı çok ağır kayıplara uğrattık'' demekle yetiniyorlardı. Hep çoğul edatını kullanıyorlardı. ''Biz yaptık, arkadaşlarımız başardı'' demeyi ''ben de şöyle çarpıştım'' demeye tercih ediyorlardı.
Üç kilometre eninde ve 6 kilometre derinliğinde bir sahayı tutan mücahitlerin bulunduğu köy, bulunduğu bölgeye de ismini vermiş olan Erenköy''dü…
Yarın Kıbrıs''ın tarihini yazacak olanlar, Erenköy''e ve Erenköy''ün körpe kahramanlarına özel bir yer ayıracaklardır. Makarios ve Grivas''ın bir gecede imha etmek için kara, deniz ve havadan taarruza geçerek, Türklere saldırdığı mıntıka burası idi. Her türlü modern silâhın kullanıldığı bu düşman taarruzu genç mücahitlerin, göğüslerinde parçalanmıştı. Mücahitlerin keskin nişancılığı, Kıbrıslı Rum ve Yunanistan''dan gelen, mütecavizleri şaşırtmıştı. Mücahitleri Türkiye''den gönderilmiş muvazzaf asker zannederek dehşete kapılmışlardı. Çarpışmalar anavatandan gönderilen uçaklarla hızını artırmıştı. Uçaklar gelmeden birkaç dakika önce, mücahitlerin cephanesi bitmişti. Yunanlılar ve Kıbrıslı Rumlar 1200 kişilik mücahitlere 15 bin kişiyle saldırdıkları halde, bir şey yapmamışlardı.
12 Kişiye Bir Somun
Ağustos çarpışmalarından sonra, Ada''da nispî bir sükûnet başlamıştı. Makarios bu defa, yiyecek ve ilâç sokturmamakla yıldırma yolunu seçmişti. Öyle günler olmuştu ki, genç mücahitler, oradaki yerli halkla birlikte bir somun ekmeği 12 kişi bölüşerek, yaşamışlardı. Çadırları eskidiği ve yağmura dayanamadığı için, kendilerine evle mağara arası sığınaklar yapmışlardı.
Ada''da çarpışmalar durmuştu. Oysa mücahitler, bu fırsattan istifade ederek okullarına devam etmeyi düşünmekteydiler. Gelişlerinin herhangi bir şekilde yanlış tefsir edilmemesi için, arzularının yerine getirilmesinin geciktirilmesine dahi razı olmuşlardı.
Ankara Üniversitesi, birtakım yönetmelik formalitelerini bir tarafa iterek genç mücahitlere kolaylık göstermeyi karar altına almıştı. İlk müracaat edilen Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Prof. Fahir Armaoğlu, fakülte yurdunda yer ayrılmasını ve gençlerin Mart yerine Nisan ayında imtihana girmelerini ilgililere bildirdi.
Aslında bu olay, Millî Eğitim Bakanlığı ile Ankara Üniversitesi için bir sürprizdi. Yurtlarda fazla yer yoktu. Sınıfların kontenjanları doldurulmuştu. Fakat iyi niyet ve azim birçok müşkülleri hallediyordu. Ankara''da Site Yurdu''nda misafir edilen mücahitler peyderpey istedikleri yurtlara alınacaklardı.
Her şey yeniden başlıyordu. Gerçi mücahitler, kendi topraklarını savunmak için, okullarında birkaç yıl kaybetmişlerdi. Fakat Kıbrıs''ın da bir vatan olduğunu, bütün dünyaya ispat etmişlerdi. Ve parola halinde: ''Gerekirse Kıbrıs''a gene döneceğiz'' diyorlardı.''
Görüldüğü gibi günümüzde Kıbrıs''ın kaderi yeniden masaya yatırıldığı çok kritik günler yaşanmaktadır. Sonuç nasıl olur bilinmez. Fakat bu kahraman mücahitlerinin haklarının yeniden kazanılması her zaman dipdiri olarak gözümüzün önünde durmalıdır. Ki yeniden o acı günler yaşanmasın.
Ezberlenecek Şiirler
Bir Vatan Kaldı
Düştük yollara yeniden
Arkamızda geçmiş zaman kaldı.
Kıt''alar ötesindeydi hudutlarımız
Şimdi Edirne, Kars, Ardahan kaldı…
Geçer gözlerimden bayraklar, devletler, ihtilâller
Her biri ufalıp toprağa karışan kaleler şimdi
Ve Yemen''de, Sina''da ölenlerin ardından
Saçı ak, iki gözü iki çeşme ağlayan kaldı…
Düştük yollara yeniden
Bütün vurulmuşluğumuz, çürütülmüşlüğümüzle
Gün oldu her şeyimizi aldılar elimizden
Allah''a borcumuz bir can kaldı…
Büsbütün silinmek için dünya haritasından
Büsbütün eriyip yok olmak için
Kaç kere,
Bir göz kırpımlık an kaldı…
Ne günlerden çıkıp kaldık bugüne
Şükür ki Hilâller gönderde yine.
Anadolu kadim yurdum
Elimizde bir vatan kaldı…
İsmail Gerçeksöz
Günün Fıkraları
İstipdat devrinde bir vali Erzurum''da epey çalışmış, işler yapmış ve bir gün çarşıya çıkarak kendisini methettirmek için ihtiyar bir Erzurumluya sormuş:
-Doğru söyle baba! Şimdiye kadar gelen valilerden en ziyade hangisinden memnunsunuz?
İhtiyar:
-Mehmet Paşa''dan, demiş.
-Ya! demiş, o size ne yaptı? Neden memnunsunuz?
İhtiyar şöyle cevap vermiş:
-Hiçbir şey yapmadı. Tayin edildi, daha buraya gelmeden yolda, Bayburt''ta öldü.
Bir gün saatlerce bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmuru müteakip Ragıp Paşa, nedimi Haşmete sormuş:
-Acaba bu yağmurdan sonra kuru bir şey kaldı mı?
Haşmet cevap vermiş:
-Evet.
-Nedir o?
-Haşmet kulunuzun hiç ıslak görülmemiş olan aptes havlusu.
Kıbrıs mücâhidlerinin anavatana dönüşü (2)
Yıllarca cephede kaldıktan ve büyük bir çoğunluğu şehit olduktan sonradır ki, Anadolu kurtarılabilmişti. Yıllar sonra Yavru Vatan için de tarih tekerrür ediyordu.
Hepimiz Birimiz İçin
Büyük işler yapan insanlar az konuşur derler. Genç mücahitlerin de durumu bu idi. Konuşmaktan, isim vermekten, hele bizzat kendilerinin tek tek yaptıklarını söylemekten âdeta utanıyorlardı.
‘Gittik, düşmanla döğüştük, şehit verdik, yaralılarımız oldu. Fakat düşmanı çok ağır kayıplara uğrattık’demekle yetiniyorlardı. Hep çoğul edatını kullanıyorlardı. ‘Biz yaptık, arkadaşlarımız başardı’demeyi ‘ben de şöyle çarpıştım’demeye tercih ediyorlardı.
Üç kilometre eninde ve 6 kilometre derinliğinde bir sahayı tutan mücahitlerin bulunduğu köy, bulunduğu bölgeye de ismini vermiş olan Erenköy’dü\’85
Yarın Kıbrıs’ın tarihini yazacak olanlar, Erenköy’e ve Erenköy’ün körpe kahramanlarına özel bir yer ayıracaklardır. Makarios ve Grivas’ın bir gecede imha etmek için kara, deniz ve havadan taarruza geçerek, Türklere saldırdığı mıntıka burası idi. Her türlü modern silâhın kullanıldığı bu düşman taarruzu genç mücahitlerin, göğüslerinde parçalanmıştı. Mücahitlerin keskin nişancılığı, Kıbrıslı Rum ve Yunanistan’dan gelen, mütecavizleri şaşırtmıştı. Mücahitleri Türkiye’den gönderilmiş muvazzaf asker zannederek dehşete kapılmışlardı. Çarpışmalar anavatandan gönderilen uçaklarla hızını artırmıştı. Uçaklar gelmeden birkaç dakika önce, mücahitlerin cephanesi bitmişti. Yunanlılar ve Kıbrıslı Rumlar 1200 kişilik mücahitlere 15 bin kişiyle saldırdıkları halde, bir şey yapmamışlardı.
Ağustos çarpışmalarından sonra, Ada’da nispî bir sükûnet başlamıştı. Makarios bu defa, yiyecek ve ilâç sokturmamakla yıldırma yolunu seçmişti. Öyle günler olmuştu ki, genç mücahitler, oradaki yerli halkla birlikte bir somun ekmeği 12 kişi bölüşerek, yaşamışlardı. Çadırları eskidiği ve yağmura dayanamadığı için, kendilerine evle mağara arası sığınaklar yapmışlardı.
Ada’da çarpışmalar durmuştu. Oysa mücahitler, bu fırsattan istifade ederek okullarına devam etmeyi düşünmekteydiler. Gelişlerinin herhangi bir şekilde yanlış tefsir edilmemesi için, arzularının yerine getirilmesinin geciktirilmesine dahi razı olmuşlardı.
Devamı yarın.
Günün düşüncesi Dil ve millet
Bugün Arap memleketleri diye andığımız ülkelerde yaşayanların kaçta kaçı Arap ırkındandır? Hicaz, Yemen, Hadramut, Umman gibi bu ırkın yoğun şekilde bulunduğu bölgeler hariç, meselâ Mısır, Libya, Cezayir, Tunus, Fas, Suriye, Irak, Lübnan gibi ülkelerde öz Arap ırkına mensup insan sayısı ortalama yüzde onu ya bulur, ya bulmaz. Ancak, Arapça konuştukları ve bu yüzden Arap kültürünü benimsedikleri için kendilerini Arap sayarlar, hem de büyük bir taassupla. Bu da dilin milletler yaratmakta ne büyük tesiri bulunduğunu gösterir. Tabiî İslâm dininin de bu husustaki rolünü unutmamak lazım. Bunun parlak misali de kendisini bir Arap memleketi sayan Sudan’dır. İslâm dini ve Arap dili, halkının Arap ırkıyla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan Sudan’ı bir Arap memleketi haline getirmiştir. Çünkü milliyet, bir duygu meselesidir, ırk meselesi değil. Nitekim Aziz Atatürk, bu büyük hakikati, ’Kendisini Türk hisseden Türk’tür’vecizesiyle en kudretli şekilde ifade etmiştir. İşte, Türk dilini ilmin, sadece ilmin eline tevdi etmenin zamanı bunun için gelmiş ve hatta geçmiştir bile. Ancak, geçen süre henüz telâfi edilebilir durumdadır. Yukarıda andığımız şart mutlaka ön plana alınarak bir Dil Akademisi kurulmalı ve nereden işe başlamalıdır bilir misiniz?: İlkokul ders kitaplarından.
Midhat Sertoğlu
Ezberlenecek şiirler Kara Mürsel
(Ülkücü şehid)
Baba övüncüm oğul,
Ana sevincim oğul\
Vatan uğruna gittin
Budur avuncum oğul\
Kara Mürsel\ Kara üzüm gözlü Mürsel\ Soy oğul
Gündüzbey’ce nâmlı yiğit\ Beydağı’nca bey oğul\
Battal Gâzi ülkesinin kara yağız balası
Devlet oğul, Mürvet oğul, fidan oğul, toy oğul\
‘Oku’dedim, ’oku’diyen Yüce Rabbim hakkına\
Seni yüksek mekteplere çok gördüler hey oğul\
Hain eller, ak göğsüme kızıl kurşun sıktılar\
Evvel giden şol gencecik şehidlere tay oğul.
Anam dedin, babam dedin, Atam dedin bayrağa
Hem al bayrak oldun işte, hem bayrakta ay oğul\
Bağrındaki kurşunlarla çık Peygamber katına
Ol mübarek avcu içre birer birer say oğul\
Bed yüzlüler, kem gözlüler hor bakarmış vatana
Bir tükenip yok olmadan, olmaz böyle şey oğul\
Denilmiştir: ’Can sağ iken yurt vermeyiz düşmana.’
Hem rûhundan, hem kanından bu sendeki huy oğul\
Ne vermişsem; ekmeğimden, emeğimden, sütümden\
Helâl ettim\ helâl ettim\ helâl ettim\ duy oğul.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu
Tarihî fıkralar Valilerin en iyisi
İstipdat devrinde bir vali Erzurum’da epey çalışmış, işler yapmış ve bir gün çarşıya çıkarak kendisini methettirmek için ihtiyar bir Erzurumluya sormuş:
-Doğru söyle baba! Şimdiye kadar gelen valilerden en ziyade hangisinden memnunsunuz?
İhtiyar:
-Mehmet Paşa’dan, demiş.
-Ya! demiş, o size ne yaptı? Neden memnunsunuz?
İhtiyar şöyle cevap vermiş:
-Hiçbir şey yapmadı. Tayin edildi, daha buraya gelmeden yolda, Bayburt’ta öldü.
Günün özdeyişleri
Kendimize daha iyi bakabilmek veya kendimizi affedebilmek için gözlerimizi kapamazsak, her zaman aldanırız.
(M. Maeterlinck)
Gürültü çıkarmak ve şikâyet etmek aptal adamın işidir. Aldatılan akıllı adam, hiç ses çıkarmadan uzaklaşır.
(La Noue)
Bilindiği gibi Türk Kurtuluş Savaşı yeryüzündeki son Türk devletinin istiklâlinin ve bütün varlığının sona ermemesi için yapılan büyük bir mücadelenin adıdır. Bu savaşın en korkulu günlerinde Anadolu''da, Ankara önlerinde son direnişler yapılırken, İngiliz işgali altındaki Kıbrıs Adası''ndan ''Anadolu mücahedesine imdat için gelen'' Kıbrıslı Türk gençleri vardı. Baba ocağından, ana kucağından uzak bir ülkeye imdat için giden bu gençler, yollarını kaybede bula Ankara şehrine varıyorlardı. Bunların pek çoğu Sakarya boylarında şehit olmuşlardı. Geriye dönenler Kıbrıs''taki köylerine, kasabalarına ulaştıklarında korkunç bir durumla karşılaşmışlardı: Köyleri ya çevredeki Rumlar tarafından bütün halkıyla beraber yakılıp yıkılmış; ya da bütün aileleri efradı korkunç baskılar altında Hıristiyanlaştırılmışlardı. Anadolu hareketi yeryüzündeki son Türk devletinin istiklâlinin kazanılması ve uçsuz bucaksız yepyeni bir Türk devletinin tarih sahnesine doğmasıyla muzaffer olmuştu. Aradan uzun yıllar geçti. Kıbrıs bu defa yeryüzündeki en canî düşmanlarımız olan Rumların tasallutu altında inliyordu. O günlerde anavatanları Türkiye''de tahsilde bulunan binlerce Kıbrıslı Türk genci vardı. Kurtuluş Savaşı''nda İstanbul''daki tahsillerini yarı bırakarak Anadolu mücadelesine koşan askerî okul öğrencileri, Tıp Fakültesi öğrencilerinde olduğu gibi bu defa Kıbrıslı Türk gençleri İstanbul ve Ankara''daki yüksek tahsillerini yarıda bırakarak Kıbrıs''ın yani anne ve babalarının, kardeşlerinin imdadına koşmuşlardı. Günümüzden tam kırk sene evvel, 1966 yılı Şubat''ı başlarında bu Kıbrıslı mücahit babayiğit Türk gençleri, aralarından pek çok şehit verdikten sonra yeniden anavatanlarındaki tahsillerine devam için Türkiye''ye dönmüşlerdi. Şimdi biz burada eski ustalarımızdan Şemsi Kuseyri''nin yazdığı ve ünlü foroğrafçılarımızdan Ozan Sağdıç''ın resimleriyle yayınlanan zamanın en ünlü magazin dergisi olan ''Hayat'' tan bir bölüm alarak bu önemli tarihi olayı yeniden canlandıralım:
''Ankara Üniversitesi, sömestr tatilinin arifesindeydi. 31 Ocak günü, birinci sömestrin son derslerine girmek için Ankara''da kalanlar, fakültelerine gruplar halinde gelen gençlerin etrafına toplanmışlardı.
Sakin sakin koridorlarda dolaşan, eski arkadaşlarının yakın ilgileriyle karşılaşan yeni gruplar, Kıbrıs''tan gelen mücahitlerden bir kısmı idi. Yıllardan beri dağ tepelerinde gece, gündüz demeyip nöbet tutan bu insanlar aslında, tatilden yeni dönmüş gibi dinç ve diriydiler. Kendilerine sorulan sualleri kısa cümlelerle cevaplandıran gençler, dönüşlerinin hiçbir şey değiştirmeyeceğini ve Ada''daki Türklerin mukavemetinin gevşemeyeceğini söylüyorlardı.
Üniversite ve yüksek okullarımızın muhtelif sınıflarında, tahsillerine devam ettikleri bir sırada, Kıbrıs''ta patlak veren buhran üzerine, Yeşil Ada''ya koşan gençler, şimdi yeniden öğrenimlerine devam etmek için Ankara''ya dönmüşlerdi.
Millî Mücadele''de de böyle olmuştu. Anadolu''yu Yunanlılardan kurtarmak için, okullarını bırakarak cepheye koşan gençlerin bıyıkları henüz terlemekteydi. Yıllarca cephede kaldıktan ve büyük bir çoğunluğu şehit olduktan sonradır ki, Anadolu kurtarılabilmişti. Yıllar sonra Yavru Vatan için de tarih tekerrür ediyordu.
Hepimiz Birimiz İçin
Büyük işler yapan insanlar az konuşur derler. Genç mücahitlerin de durumu bu idi. Konuşmaktan, isim vermekten, hele bizzat kendilerinin tek tek yaptıklarını söylemekten âdeta utanıyorlardı.
''Gittik, düşmanla döğüştük, şehit verdik, yaralılarımız oldu. Fakat düşmanı çok ağır kayıplara uğrattık'' demekle yetiniyorlardı. Hep çoğul edatını kullanıyorlardı. ''Biz yaptık, arkadaşlarımız başardı'' demeyi ''ben de şöyle çarpıştım'' demeye tercih ediyorlardı.
Üç kilometre eninde ve 6 kilometre derinliğinde bir sahayı tutan mücahitlerin bulunduğu köy, bulunduğu bölgeye de ismini vermiş olan Erenköy''dü…
Yarın Kıbrıs''ın tarihini yazacak olanlar, Erenköy''e ve Erenköy''ün körpe kahramanlarına özel bir yer ayıracaklardır. Makarios ve Grivas''ın bir gecede imha etmek için kara, deniz ve havadan taarruza geçerek, Türklere saldırdığı mıntıka burası idi. Her türlü modern silâhın kullanıldığı bu düşman taarruzu genç mücahitlerin, göğüslerinde parçalanmıştı. Mücahitlerin keskin nişancılığı, Kıbrıslı Rum ve Yunanistan''dan gelen, mütecavizleri şaşırtmıştı. Mücahitleri Türkiye''den gönderilmiş muvazzaf asker zannederek dehşete kapılmışlardı. Çarpışmalar anavatandan gönderilen uçaklarla hızını artırmıştı. Uçaklar gelmeden birkaç dakika önce, mücahitlerin cephanesi bitmişti. Yunanlılar ve Kıbrıslı Rumlar 1200 kişilik mücahitlere 15 bin kişiyle saldırdıkları halde, bir şey yapmamışlardı.
12 Kişiye Bir Somun
Ağustos çarpışmalarından sonra, Ada''da nispî bir sükûnet başlamıştı. Makarios bu defa, yiyecek ve ilâç sokturmamakla yıldırma yolunu seçmişti. Öyle günler olmuştu ki, genç mücahitler, oradaki yerli halkla birlikte bir somun ekmeği 12 kişi bölüşerek, yaşamışlardı. Çadırları eskidiği ve yağmura dayanamadığı için, kendilerine evle mağara arası sığınaklar yapmışlardı.
Ada''da çarpışmalar durmuştu. Oysa mücahitler, bu fırsattan istifade ederek okullarına devam etmeyi düşünmekteydiler. Gelişlerinin herhangi bir şekilde yanlış tefsir edilmemesi için, arzularının yerine getirilmesinin geciktirilmesine dahi razı olmuşlardı.
Ankara Üniversitesi, birtakım yönetmelik formalitelerini bir tarafa iterek genç mücahitlere kolaylık göstermeyi karar altına almıştı. İlk müracaat edilen Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Prof. Fahir Armaoğlu, fakülte yurdunda yer ayrılmasını ve gençlerin Mart yerine Nisan ayında imtihana girmelerini ilgililere bildirdi.
Aslında bu olay, Millî Eğitim Bakanlığı ile Ankara Üniversitesi için bir sürprizdi. Yurtlarda fazla yer yoktu. Sınıfların kontenjanları doldurulmuştu. Fakat iyi niyet ve azim birçok müşkülleri hallediyordu. Ankara''da Site Yurdu''nda misafir edilen mücahitler peyderpey istedikleri yurtlara alınacaklardı.
Her şey yeniden başlıyordu. Gerçi mücahitler, kendi topraklarını savunmak için, okullarında birkaç yıl kaybetmişlerdi. Fakat Kıbrıs''ın da bir vatan olduğunu, bütün dünyaya ispat etmişlerdi. Ve parola halinde: ''Gerekirse Kıbrıs''a gene döneceğiz'' diyorlardı.''
Görüldüğü gibi günümüzde Kıbrıs''ın kaderi yeniden masaya yatırıldığı çok kritik günler yaşanmaktadır. Sonuç nasıl olur bilinmez. Fakat bu kahraman mücahitlerinin haklarının yeniden kazanılması her zaman dipdiri olarak gözümüzün önünde durmalıdır. Ki yeniden o acı günler yaşanmasın.
Ezberlenecek Şiirler
Bir Vatan Kaldı
Düştük yollara yeniden
Arkamızda geçmiş zaman kaldı.
Kıt''alar ötesindeydi hudutlarımız
Şimdi Edirne, Kars, Ardahan kaldı…
Geçer gözlerimden bayraklar, devletler, ihtilâller
Her biri ufalıp toprağa karışan kaleler şimdi
Ve Yemen''de, Sina''da ölenlerin ardından
Saçı ak, iki gözü iki çeşme ağlayan kaldı…
Düştük yollara yeniden
Bütün vurulmuşluğumuz, çürütülmüşlüğümüzle
Gün oldu her şeyimizi aldılar elimizden
Allah''a borcumuz bir can kaldı…
Büsbütün silinmek için dünya haritasından
Büsbütün eriyip yok olmak için
Kaç kere,
Bir göz kırpımlık an kaldı…
Ne günlerden çıkıp kaldık bugüne
Şükür ki Hilâller gönderde yine.
Anadolu kadim yurdum
Elimizde bir vatan kaldı…
İsmail Gerçeksöz
Günün Fıkraları
İstipdat devrinde bir vali Erzurum''da epey çalışmış, işler yapmış ve bir gün çarşıya çıkarak kendisini methettirmek için ihtiyar bir Erzurumluya sormuş:
-Doğru söyle baba! Şimdiye kadar gelen valilerden en ziyade hangisinden memnunsunuz?
İhtiyar:
-Mehmet Paşa''dan, demiş.
-Ya! demiş, o size ne yaptı? Neden memnunsunuz?
İhtiyar şöyle cevap vermiş:
-Hiçbir şey yapmadı. Tayin edildi, daha buraya gelmeden yolda, Bayburt''ta öldü.
Bir gün saatlerce bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmuru müteakip Ragıp Paşa, nedimi Haşmete sormuş:
-Acaba bu yağmurdan sonra kuru bir şey kaldı mı?
Haşmet cevap vermiş:
-Evet.
-Nedir o?
-Haşmet kulunuzun hiç ıslak görülmemiş olan aptes havlusu.
Kıbrıs mücâhidlerinin anavatana dönüşü (2)
Yıllarca cephede kaldıktan ve büyük bir çoğunluğu şehit olduktan sonradır ki, Anadolu kurtarılabilmişti. Yıllar sonra Yavru Vatan için de tarih tekerrür ediyordu.
Hepimiz Birimiz İçin
Büyük işler yapan insanlar az konuşur derler. Genç mücahitlerin de durumu bu idi. Konuşmaktan, isim vermekten, hele bizzat kendilerinin tek tek yaptıklarını söylemekten âdeta utanıyorlardı.
‘Gittik, düşmanla döğüştük, şehit verdik, yaralılarımız oldu. Fakat düşmanı çok ağır kayıplara uğrattık’demekle yetiniyorlardı. Hep çoğul edatını kullanıyorlardı. ‘Biz yaptık, arkadaşlarımız başardı’demeyi ‘ben de şöyle çarpıştım’demeye tercih ediyorlardı.
Üç kilometre eninde ve 6 kilometre derinliğinde bir sahayı tutan mücahitlerin bulunduğu köy, bulunduğu bölgeye de ismini vermiş olan Erenköy’dü\’85
Yarın Kıbrıs’ın tarihini yazacak olanlar, Erenköy’e ve Erenköy’ün körpe kahramanlarına özel bir yer ayıracaklardır. Makarios ve Grivas’ın bir gecede imha etmek için kara, deniz ve havadan taarruza geçerek, Türklere saldırdığı mıntıka burası idi. Her türlü modern silâhın kullanıldığı bu düşman taarruzu genç mücahitlerin, göğüslerinde parçalanmıştı. Mücahitlerin keskin nişancılığı, Kıbrıslı Rum ve Yunanistan’dan gelen, mütecavizleri şaşırtmıştı. Mücahitleri Türkiye’den gönderilmiş muvazzaf asker zannederek dehşete kapılmışlardı. Çarpışmalar anavatandan gönderilen uçaklarla hızını artırmıştı. Uçaklar gelmeden birkaç dakika önce, mücahitlerin cephanesi bitmişti. Yunanlılar ve Kıbrıslı Rumlar 1200 kişilik mücahitlere 15 bin kişiyle saldırdıkları halde, bir şey yapmamışlardı.
Ağustos çarpışmalarından sonra, Ada’da nispî bir sükûnet başlamıştı. Makarios bu defa, yiyecek ve ilâç sokturmamakla yıldırma yolunu seçmişti. Öyle günler olmuştu ki, genç mücahitler, oradaki yerli halkla birlikte bir somun ekmeği 12 kişi bölüşerek, yaşamışlardı. Çadırları eskidiği ve yağmura dayanamadığı için, kendilerine evle mağara arası sığınaklar yapmışlardı.
Ada’da çarpışmalar durmuştu. Oysa mücahitler, bu fırsattan istifade ederek okullarına devam etmeyi düşünmekteydiler. Gelişlerinin herhangi bir şekilde yanlış tefsir edilmemesi için, arzularının yerine getirilmesinin geciktirilmesine dahi razı olmuşlardı.
Devamı yarın.
Günün düşüncesi Dil ve millet
Bugün Arap memleketleri diye andığımız ülkelerde yaşayanların kaçta kaçı Arap ırkındandır? Hicaz, Yemen, Hadramut, Umman gibi bu ırkın yoğun şekilde bulunduğu bölgeler hariç, meselâ Mısır, Libya, Cezayir, Tunus, Fas, Suriye, Irak, Lübnan gibi ülkelerde öz Arap ırkına mensup insan sayısı ortalama yüzde onu ya bulur, ya bulmaz. Ancak, Arapça konuştukları ve bu yüzden Arap kültürünü benimsedikleri için kendilerini Arap sayarlar, hem de büyük bir taassupla. Bu da dilin milletler yaratmakta ne büyük tesiri bulunduğunu gösterir. Tabiî İslâm dininin de bu husustaki rolünü unutmamak lazım. Bunun parlak misali de kendisini bir Arap memleketi sayan Sudan’dır. İslâm dini ve Arap dili, halkının Arap ırkıyla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan Sudan’ı bir Arap memleketi haline getirmiştir. Çünkü milliyet, bir duygu meselesidir, ırk meselesi değil. Nitekim Aziz Atatürk, bu büyük hakikati, ’Kendisini Türk hisseden Türk’tür’vecizesiyle en kudretli şekilde ifade etmiştir. İşte, Türk dilini ilmin, sadece ilmin eline tevdi etmenin zamanı bunun için gelmiş ve hatta geçmiştir bile. Ancak, geçen süre henüz telâfi edilebilir durumdadır. Yukarıda andığımız şart mutlaka ön plana alınarak bir Dil Akademisi kurulmalı ve nereden işe başlamalıdır bilir misiniz?: İlkokul ders kitaplarından.
Midhat Sertoğlu
Ezberlenecek şiirler Kara Mürsel
(Ülkücü şehid)
Baba övüncüm oğul,
Ana sevincim oğul\
Vatan uğruna gittin
Budur avuncum oğul\
Kara Mürsel\ Kara üzüm gözlü Mürsel\ Soy oğul
Gündüzbey’ce nâmlı yiğit\ Beydağı’nca bey oğul\
Battal Gâzi ülkesinin kara yağız balası
Devlet oğul, Mürvet oğul, fidan oğul, toy oğul\
‘Oku’dedim, ’oku’diyen Yüce Rabbim hakkına\
Seni yüksek mekteplere çok gördüler hey oğul\
Hain eller, ak göğsüme kızıl kurşun sıktılar\
Evvel giden şol gencecik şehidlere tay oğul.
Anam dedin, babam dedin, Atam dedin bayrağa
Hem al bayrak oldun işte, hem bayrakta ay oğul\
Bağrındaki kurşunlarla çık Peygamber katına
Ol mübarek avcu içre birer birer say oğul\
Bed yüzlüler, kem gözlüler hor bakarmış vatana
Bir tükenip yok olmadan, olmaz böyle şey oğul\
Denilmiştir: ’Can sağ iken yurt vermeyiz düşmana.’
Hem rûhundan, hem kanından bu sendeki huy oğul\
Ne vermişsem; ekmeğimden, emeğimden, sütümden\
Helâl ettim\ helâl ettim\ helâl ettim\ duy oğul.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu
Tarihî fıkralar Valilerin en iyisi
İstipdat devrinde bir vali Erzurum’da epey çalışmış, işler yapmış ve bir gün çarşıya çıkarak kendisini methettirmek için ihtiyar bir Erzurumluya sormuş:
-Doğru söyle baba! Şimdiye kadar gelen valilerden en ziyade hangisinden memnunsunuz?
İhtiyar:
-Mehmet Paşa’dan, demiş.
-Ya! demiş, o size ne yaptı? Neden memnunsunuz?
İhtiyar şöyle cevap vermiş:
-Hiçbir şey yapmadı. Tayin edildi, daha buraya gelmeden yolda, Bayburt’ta öldü.
Günün özdeyişleri
Kendimize daha iyi bakabilmek veya kendimizi affedebilmek için gözlerimizi kapamazsak, her zaman aldanırız.
(M. Maeterlinck)
Gürültü çıkarmak ve şikâyet etmek aptal adamın işidir. Aldatılan akıllı adam, hiç ses çıkarmadan uzaklaşır.
(La Noue)